Kudüs'te duruyor mu zaman?

Çok seyahat eden birisi de olsa, imkânları da bulunsa insanın bazı kentlerle buluşması gecikebiliyor. İçinde yaşatsa, efsanesini bilse de o kente bir türlü erişemeyebiliyor. Zamanla da bir korkuya kapılıyor.

Çok seyahat eden birisi de olsa, imkânları da bulunsa insanın bazı kentlerle buluşması gecikebiliyor. İçinde yaşatsa, efsanesini bilse de o kente bir türlü erişemeyebiliyor. Zamanla da bir korkuya kapılıyor. Geciken erişmenin mayalayıp kabarttığı imgeyle gerçekten verecekleri arasında doğabilecek çelişkiden ürküp insan bu defa o kente gitmekten
korkmaya başlıyor. Onunla karışıp kaynaşmayı bu defa kendisi farkında olarak veya olmayarak geciktiriyor. Kendilerince çok farklı açıklamalar yapsalar bile Freud'un ve Le Corbusier'in Akropolis karşısında duydukları heyecan buydu. Gene Freud'un artık rüyalarına girmeye başlamış olan Roma'ya bir türlü gidememesinin nedeni de buydu.
Kudüs benim için böyleydi.
Giden herkesin kendince büyülendiği, kavimlerin, ırkların ve dinlerin rahmi olan bu kentin imgesi çok zamanlar önce koyu bir rüyaya dönüşmüştü içimde. Tıpkı antik Mısır'ın, tıpkı İskenderiye'nin hayalleri gibi.
Ne bulacaktım orada? Kuşkusuz bildiklerim vardı. Bir yere varacaktım ve orası Ağlama Duvarı olacaktı. Bir başka yere gidecektim ve orada Hz. Muhammed'in Miraca yükseldiği, İbrahim'in oğlunu kurban etmek üzere üstüne yatırdığı Muallak taşını görecektim. Başka bir köşede, çarmıhtan indirilmiş Hz. İsa'nın bedenini taşımış mermere dokunacaktım. Kubbet ül Sahra'nın altın kaplı kubbesi pırıl pırıl parlayacaktı. Ona, Cemal Paşa'nın bölgeye kumanda ettiği dönemde kullandığı karargâhının bulunduğu Zeytin Dağı'ndan bakacaktım. O gün bugündür içimizde bir kavram olarak yerleşmiş bulunan 'çarmıhını sırtında taşıyan adamın', İsa'nın o meşakkat içinde yürütüldüğü Via Dolorose'yi, Golgotha'yı arayacaktım.
Tümü yerli yerinde duruyor. 'Büyüleyici' diye tanımladıktan sonra insan onları anlatacak başka bir şey bulamıyor. Sonuç olarak Kudüs'e gitmek, insanlık kültürünün kaynağına gitmek demek. Ve bu aşılmaz bir set. Fakat Kudüs bundan çok daha fazla bir şey.
Her şeyden önce büyük bir sahne orası. Yukarıda saydığım şeylerin ve daha nicelerinin bulunduğu bu kent, hepsini aşacak ve sadece kendisi olarak ayakta kalacak bir güce sahip. Bunu sağlayan bir atmosferi var. Aykırı, zıt ama bir o kadar da iç içe geçmiş onca kültürü anımsatacak örneklerle yüz yüze geliyor insan her köşede. Bütün bunu insan denen o karmaşık varlığın yarattığını düşünmek ürpertiyor insanı. Din denen şeyin niçin insanlığın en büyük buluşu olduğunu başka hiçbir yerde bundan daha iyi anlatamaz. Ama, dinin nasıl bir aşılmaz duvar olduğunu da insan onun en katı haline kavuştuğu mahallelerde görüyor.
Bütün bunların ötesinde, Kudüs'ü, bütün benzeri kentlerde olduğu gibi zamanın durduğu bir yer olarak tanıyoruz. Oysa, zamanın nasıl akıp giden bir şey olduğu en çok orada idrak ediliyor. Tanpınar, bu duyguyu Floransa'da yaşamıştı. Gece sokakta yürürken her köşeden bir başka tanıdığının çıkacağı sanısına kapılmıştı, Dante, Mikelanj, Leonardo. Aynı şey Kudüs'te duyuluyor. Tanrılar ve insanlar. Kudüs, bir bellek şehir. O nedenle de unutuşun değil anımsamanın izini taşıyor. Orada yaşatılan dinler, unutmanın karşısına insanoğlunun dikebildiği en büyük engel. Dinlerin büyük hafızasında dokunabiliyor insan zamana.
Gündüzün altın tozuna batmış ışığında, akşamın lacivertleşen aydınlığında, birbirine dolaşıp bulaşmış yüzlerce kokunun içinde ansızın köşe başında karşınıza çıkan bin yaşındaki Yahudi'yle, gölgesini yüklenmiş götüren Müslüman'ın yarattığı derinlik duygusu başka türlü açıklanamaz. Suç ve günah, yaşamak ve ölüm, unutuş ve hatırlayış: çan, ezan ve mezmur sesi Kudüs'ün ufkunda yankılanıyorsa bir arada, galiba bundandır. Bir yüzleşmenin kenti Kudüs!..