Küfür ve internet

Geçenlerde yazdığım bir yazının internet sitelerinde tartışıldığını bildiren bir elektronik mesaj aldım.

Geçenlerde yazdığım bir yazının internet sitelerinde tartışıldığını bildiren bir elektronik mesaj aldım. Mesajı ileten bir üniversitede asistandı. O düzeyde birisinin 'Yazınız tartışılıyor' demesini elbette önemsedim ve ciddi bir tartışma bulacağım umuduyla adresini verdiği siteye girdim.
Gerçekten de bir tartışma (aslında yazışma veya atışma) başlamıştı. Ama ilk birkaç eli yüzü düzgün mesajdan sonra gelen akıl alır gibi değildi. Adamın birisi düpedüz hakaret ediyor, abuk sabuk şeyler söylüyordu. Fakat kantarın topuzunu kaçırdığını kendisi de fark etmiş olacak ki, sonunda yazıyı övüyor, beni okşuyordu.
Umudum bir daha kırılmıştı.
Bu, gerçekten de içimde yara olan bir husustur. Gençliğimde edebiyat dergilerinde, gazetelerde sık sık polemiklere girerdim. Bizim kuşağımız biraz da kavganın kuşağı olduğu için bu sert yazışmaların yararı olduğuna, bir duruşun ciddiliğini sergilediğine inanırdım. Oysa aradan zaman geçince görüşlerim iyiden iyiye değişti.
Nedeni, bizim yazı kültürümüzün tartışmayı bilmemesiydi. Benim sertlikten anladığım küfür, hakaret, işi derhal kişiliğe dökmeğe, onu tahfif etmeye dönük bir çaba değildi. (Hele yazanın kişiliğiyle uğraşmayı daha çocuk yaşımda hayretle karşılamıştım. Peyami Safa'yla Nâzım Hikmet'in polemiğini okuduğumda neredeyse midem bulanmıştı.)
Sertlik bir düşüncenin belli bir mantık ve bilgi temelinde lime lime edilmesi, çözümlenmesi, derinleştirilmesiydi. Bunun yapılmadığını, yapılmasına olanak verecek bir birikime sahip olmadığımızı gördüğümde polemikleri bir yana bıraktım. (Son zamanlarda bizim gazetede bir kez daha başıma geldi 'polemik': içimde aynı ekşilik ve pişmanlık duygusu!)
Kaldı ki, artık hem edebiyat hem de edebiyat dergileri can çekişiyordu. Kimse meseleleri benim anladığım sertlikte tartışacak ölçüde ciddiye almıyordu. 19. yüzyıl Fransız edebiyat kamuoyunun bu halini verip hayatımıza armağan ettiği polemik artık kayboluyordu. Onun yerini hayatın her noktasını sarmış 'ucuzluk' alıyordu ve sıradanlık anlamına gelen didişme polemiğin yerini alıp hayatın her zerresinde yaşanıyordu.
Üstelik işin tekniği ve ortamı da değişmişti.
Artık gazeteler, dergiler internetten yayınlanıyordu. İnternette, her yazının altında okurların görüşlerini bildirmesi için bir bölüm vardı. Siteler bu etkileşimi ayrıca teşvik ediyordu.
Birkaç kez onları okumayı denedim. Okurun ne düşündüğünü öğrenmek önemli olmalıydı. Fakat kısa bir süre sonra anladım ki, bir yazının uyandırdığı 'genel' bir izlenimden söz edilemez. Her yazıyı beğenen de çıkıyor beğenmeyen de. Ama gene dikkatimi çeken şey,yazar kim olursa olsun gelen cevapların büyük kısmının hakaretle dolu olmasıydı.
Bunların bir bölümü, daha önce Perihan Mağden buna değinmişti, yazarla doğrudan uğraşan insanlar. İşleri güçleri biraz da bu. Birisine akıllarını takıp, onlar hakkında bir yargıda bulunup her defasında aynı şeyi dozu giderek artan bir hakaret ve şiddet temelinde ifade ediyor. Bir diğer grupsa üslup nezaketi denilen şeyin farkında değil. Uluorta konuşuyor. Meşruiyetinin ne olduğunuysa düşünmüyor. Meşruiyetin kişilik, makam, unvan değil yazdığı şeyin içeriği, kapsamı, derinliği olduğunu bilmiyor.
Üçüncüsü ise söylenen her sözü istediğimiz şekilde söylemeyi demokrasi sanmamız. Evet, internet kanalları en çok buna hizmet ediyor: Okul, kışla, cami, ev, ebeveyn baskısından bunalmış insanın içindeki şiddeti boşaltmasına ve özgürlüğü tanımamış toplumun başıboşluğu ve en fazlasından 'serbestliği' özgürlük sanmasına. Yazarlar buna alet edilmiş, ne yapalım. Herhalde o da onların 'kamusallıklarının' bir parçasıdır.