Kuran kurslarıyla laikliği öldürmek

Başbakan, yaptığı açıklamada Kuran kurslarıyla ilgili yasanın bir kez daha ve aynen Çankaya'ya gönderileceğini söyledi. Demirel'in son günlerde yeniden siyasal jargonumuza hatırlattığı kavramı kullanarak, "Devrim kanunları yaz boz tahtası değildir" dedi.

Başbakan, yaptığı açıklamada Kuran kurslarıyla ilgili yasanın bir kez daha ve aynen Çankaya'ya gönderileceğini söyledi. Demirel'in son günlerde yeniden siyasal jargonumuza hatırlattığı kavramı kullanarak, "Devrim kanunları yaz boz tahtası değildir" dedi. Bu son ifadenin Başbakan'ın ağzından çıkmasıyla birlikte ifade etmeye başladığı iç çelişkisi bir yana Kuran kursları yasasında bunca ısrar etmenin 'anlaşılır' nedenleri var.
Hükümet, göreve geldiğinden beri bu köşede daha önce yazıldığı üzere üç büyük alanda dönüşüm geçirdi. Önce ideolojisini, sonra politikalarını, sonra tabanını değiştirdi. Yani... Siyasal İslam'la arasına bir perde çekip muhafazakâr demokrat olduğunu iddia etti. Yoksul ve ezilmiş kesimlerin temsilcisi olarak güç kazanmıştı, açıkça (İslami) burjuvaziyle ittifaka gitti. Nihayet AB konusunda önemli bir irtifa kaybetti ve milliyetçi çizgiye oturmaya çalıştı. Bunca hırpalanmadan sonra şimdi, Türk muhafazakâr sağının baştan beri en etkili silahı olan din eğitimini çantadan çıkardı. 1950'den bu yana bu siyasal gelenek başı her sıkıştığında imam-hatip liseleri ve Kuran kursları rantından istifade etmeye çalışmıştır; gene aynı şey oluyor.
Burada nelere işaret etmek gerek?
Bir kere, muhafazakâr demokrat olduğunu söyleyen iktidar demokratlık niteliğini ve refleksini AB ile birlikte haylidir kaybetti. Geriye gitgide daha koyulaşan muhafazakârlığı kaldı. Bunu da zaman zaman gündeme getirdiği türban ve din eğitimi sorunlarıyla koyulaştırıp pekiştirmeye çalışıyor. Bu durumda şu soru kaçınılmaz: hükümetin dinden başka herhangi bir referansı var mı? Olmadığı yukarıda saptadığım üç büyük dönüşümle somutlaşmış durumda. Ekonomik referansı yok, uluslararası politika referansı yok. Geriye her daim olduğu gibi popülizm kalıyor. Kuran kursları bu anlayışın düğüm noktası. Bu çıkışın hükümet için hayati bir önem taşıdığı ortada. Ama neresinden bakılırsa bakılsın kabul edilmesine de olanak bulunmayan bir dayatma. Kaldı ki, laiklik bağlamında ayrıca önemli iç sorunlar ve çıkmazlar barındırıyor.
Bu konularda neyin ne olduğunu anlamak için bence Ahmet İnsel'in, pazar günü (4.6.2005) tarihli yazısını okumak şart. İnsel, Prof. Yahya S. Tezel'in yazdığı bir yazıdan hareket ederek, laikliğin ilk ifade edildiği dönemde farklı cemaatlerin bir arada yaşayabilmesi için bir olanak şeklinde sunulduğunu belirtiyor. Gelin görün ki, laiklik daha sonra farklı dinselliklerin kalmadığı bir toplumda kurum haline geliyordu. Yani, toplum 'yüzde 99'u Müslüman' bir topluma dönüşmüşken, laiklik, ideolojik-pratik haline geliyordu. Devletin dini tekeline almasından başka bir anlam ifade etmiyordu. İnsel'in önemli saptaması bu noktada: Doğal olarak, demokratik bir toplumda bu durumun tartışmaya açık olduğunu belirtiyor ve daha önemlisi, abartarak söyleyeyim, laikliğin o yüzde 99'dan ayrılma olanağını belirtecek bir kavram olması gerektiğini vurguluyor. Buna bağlı olarak da diyor ki, çoğulcu, farklılıkların bir arada bulunmasını öngören, buna dayanan bir anlayış laiklik olarak nitelendirilirse bugün laikliğe sahip çıkanlar onu ilk terk edenler olacaktır. Bu kabul ışığında, AKP'nin durumu da netleşiyor. O da, laiklik adı altında eğitim sistemini de toplumu da kendi hegemonik anlayışı etrafında dönüştürmenin yolunu arıyor ve bundan vazgeçmeye de niyetli görünmüyor. Hatta gerekirse antidemokratik bir anlayış geliştirmekten kaçınmıyor.
Türbanla başlayan, Kuran kurslarının yasallaştırılmasıyla devam eden, camide din öğretimine kadar varan ve bugüne kadar 'demokratlık' adına sahiplenip savunulan 'özel laiklik' anlayışının içyüzü bu!