Kürt sorununu 'görmek'

Doğrusunu isterseniz Başbakan'ın Diyarbakır'a yaptığı geziden sonra basında çıkan yazıları okuyunca insan bir yandan Türkiye'nin ne kadar sıkışmış...

Doğrusunu isterseniz Başbakan'ın Diyarbakır'a yaptığı geziden sonra basında çıkan yazıları okuyunca insan bir yandan Türkiye'nin ne kadar sıkışmış bir ülke olduğunu düşünüyor bir yandan da basında öne sürülen yorumların, yapılan değerlendirmelerin ne kadar 'suya sabuna dokunmayan' şeyler olduğunu görerek üzülüyor. Meseleleri daha derinlemesine ama ondan da önemlisi daha gerçekçi bir şekilde kavramaya çalışan yazılar neredeyse yok. Bu, belki köşe yazısı denilen yazı türünün getirdiği bir olumsuzluk.
Oysa olayların gelişimi hiç de öyle ortaya uluorta savrulan
'demokratikleşme', 'Kürt sorunu vardır' türünden kavramlarla 'uyutulacak' veya saklanacak bir düzeyde değil. Bu yönden bakınca ülkemizin basınında kalem oynatan değerli dış politika uzmanlarının çoktan fark ve ifade etmesi gereken bir gerçek var ve o da bu genel meselenin artık Türkiye'nin meselesi olmaktan çoktan çıktığıdır. Buraya açık açık yazmak gerekirse Kürt sorunu denilen şey artık bütün önceki dönemlerden çok daha ileri, somut ve katı bir biçimde uluslararası bir sorundur.
Uluslararası sorun derken de yukarıda yaptığım 'sıkışmışlık' değerlendirmesine dönmek gerekiyor.
Türkiye'de iktidarda bulunan parti savunduğu (veya savunmadığı) ideoloji ve tuttuğu yer itibarıyla içeride devlet ve onun kurumları, dışarıda da ABD ve AB tarafından sıkıştırıldıkça sıkıştırılıyor. İngiltere'de patlayan son bombaların aslında AKP'nin elinde patladığını düşünmek gerek. Ilımlı da olsa İslami bir renk taşıyan bu partinin artık AB bünyesinde kendisine hiç değilse daha önceki dönemler ölçüsünde/ölçeğinde yer bulması bile zor. Öte yandan şunu belirgin bir biçimde yazmak gerekiyor ki, Türkiye, şu ya da bu tarih ve olaydan bu yana ABD ile savaş halindedir. ABD bu bölgede sürdürdüğü ve giderek yükselen petrol fiyatlarının daha da tahrik ettiği, çok uzun vadeli bir politikayı Türkiye'yi de kapsayacak biçimde ele almak düşüncesindedir ve bu itibarla da bizi sıkıştırdıkça sıkıştıracaktır. Kürt sorunu denilen şey öncelikle budur.
Bu olduğu içindir ki, 'sıkıştırma' dediğim sürecin ikinci adımı atılıyor ve Türkiye gerçekten de bu çıkmazı şiddeti üreten, kullanan ve yaygınlaştıran PKK'ya ardıl olarak ele alıyor. Dış siyasetin denetiminde ve güdümündeki PKK şiddetini artırdıkça Türkiye işin büyüdüğünü düşünüp, nasıl çözeceğini hesaplamaya başlıyor. Bu bağlamda da elbette pazarlık yapılıyor, elbette PKK muhatap alınıyor, elbette Diyarbakır gezisinde meydanlara salınmayan, denetlenen insan gerçeğinin ne olduğunu Belediye Başkanı Baydemir 'İsteseydik 1 milyon insan toplardık' diye açıklayabiliyor. Türkiye 'Kürt sorunu' kavramıyla ve onun zorladığı adımlarla aslında uluslararası bir mücadele veriyor, işin açıkçası.
Bir kere bunları kaydedelim.
İkincisi, daha da dramatik. Ben, 1991 yılında Demirel 'Kürt realitesini tanıyoruz' dediğinde o hükümetle iç içe birisiydim. SHP'nin içini yaşıyordum. O cümlenin nasıl bir ortamda kurulup kullanıldığını da sonrasını da biliyorum. Şimdi, 'realite'den 'sorun' kavramına geldik: Kürt realitesi ile Kürt sorunu kavramları arasındaki fark Türkiye'nin şu yukarıda yazdığım tarihi ve süreci yaşamasının, onların ne anlama geldiğinin bir özetidir. Asıl düğüm noktası budur, ötesine yani demokratikleşmeye, sosyal dönüşüme gelince sıkışmanın üçüncü evresi çıkar karşımıza. Biz en azından 14 sene sonra aynı yerde bile değiliz.
Şaşaalı, şatafatlı kısmını geçince işin anlaşılıyor ki Kürt meselesine sadece bakıyoruz ve işin hazin tarafı kimsenin gerçeği görmek gibi bir niyeti yok.