Laik, laiklik, laisizm

Türkiye'nin uygulamadaki laikliği anlamı ve yöntemi itibarıyla Fransa'dan aldığını herkes sürekli olarak dile getiriyor.

Türkiye'nin uygulamadaki laikliği anlamı ve yöntemi itibarıyla Fransa'dan aldığını herkes sürekli olarak dile getiriyor. Bu gerçeğe rağmen iki yönden büyük bir eksiklik ve yoksulluk yaşıyoruz. Bir, Fransa'dan aldığımız bu kavramın tarihini, temellerini, uygulama inceliklerini, zaman içinde yaşadığı dönüşümleri bilmiyoruz. Egemen yabancı dilin İngilizce olmasıyla bu tarihe ve kültüre bütünüyle yabancı kaldık. İkincisi, laikliği asla felsefi temelleriyle tanımıyoruz. Onu bir metot, bir yasa olarak görüyoruz. O nedenle de laikliğin demokrasi ve toplumsal örgütlenmede, zihinsel yapılanmadaki 'öte' anlamlarından habersiziz. Bütün bildiğimiz Anglosakson uygulamasıyla Fransız uygulaması arasında fark olduğunu söylemek ve 'biz neden Britanya modeline geçmiyoruz?' diye sormak. Şimdi Fransa'nın aldığı son karar bu tartışmayı bir kere daha alevlendirmiş durumda.
Saydığım eksiklerin bir çırpıda aşılması kolay değil. Bırakın Fransız laisitesinin inceliklerini, bu kavramın kendi toplumsal ve zihinsel yapımız içinde nasıl dönüştüğünü de yeterince incelemedik. Farklı toplumsal katmanlarda bu işin zaman içinde nasıl algılandığını yeterince kavrayamadığımızdan laikliğin en temel ayrıcı kurallarını yerli yerine oturtamıyoruz. İstiyoruz ki, olaylar bizi bir selamet kıyısına çıkarsın. O nedenle ya 'Türban takmak gerçek laikliktir' türünden sözler ediyoruz ya da Fransa'da ortaya çıkan durumun bize bir çare oluşturmasını bekliyoruz.
Geçen cuma ve cumartesi günü (26-27 Aralık 2003) Radikal'de Mine Kırıkkanat'ın yazısında bu açıdan çok büyük bir dikkatle ele alınması gereken bir nokta tespit ediliyordu. Kırıkkanat, iki gün devam eden yazısında laikliğin Fransa'nın 'modern' döneminde geçirdiği evreleri anlatıyor, birtakım ince ayrımlara da dikkat çekiyordu. Bunların arasında bir tanesi özellikle önemliydi. Bu, 'laisizm'le 'laisite' arasındaki farktı. Kırıkkanat, bu kavram inceliğinin Fransa'da oynadığı önemli rolü vurguluyordu. Ben şimdi bu kavramlar arasında bulunan ve farklı düzeylerde de çok önemsediğim, daha önce 'Postmoderniteyle Modernite Arasında Türkiye' başlıklı kitabımda da farklı bir bağlamda ele aldığım bu fark üstünde durmak istiyorum.
Herhangi bir düşünce ilk ortaya çıktığında özgürlükçüdür. Tarihsel anlamda ilerici olan her düşünce yerleşik kurumsal yapıya bir muhalefetle doğar. O nedenle de önü, ufku açıktır. Bu, onun doğasından gelen bir özgürlükçülüğe sahip olmasıdır. Bu dönemde, düşünce, zihinsel bir şeydir. Dünyayı kavrayış biçimidir. Bir durumdur. Örneğin 'modern' veya 'laik' böyle bir şeydir.
Bir süre sonra kavram onu yaşamakla bütünleşen bir 'durum'a dönüşür. Somutlaşır. Bu dönemde kavramlar yaşanarak hayatla bütünleştirilir. Örneğin, modern vardır. Bir de modernin, özgür bir seçimle yaşanma durumu vardır. O zaman ortaya Batı'da 'ite' ekiyle tanımlanan hal gelir; modernite, laisite gibi. Buna Türkçede modernlik, laiklik diyoruz. Buradaki sır, işin hâlâ özgürlükle ilgili olmasıdır.
Fakat aradan zaman geçtiğinde bu düşünce giderek bir sisteme dönüşür veya dönüştürülür. O aşamada düşünce başlangıçtaki özgürlükçülüğünü kaybeder. Katılaşır. Bu, düşüncenin 'epistemoloji'den 'ideoloji'ye dönüşme aşamasıdır. Bu da kavramın 'izm' takısıyla adlandırıldığı dönemdir:
'modernizm, laisizm'. İlk dönemlerle karşılaştırıldığında bu dönem dar, mutlakiyetçi ve yoğun anlamda siyasal olduğu dönemdir. Türkçede bunları Marksçılık, devrimcilik, laikçilik diye karşılıyoruz.
Bu, Fransa'da da devam eden tartışmanın özüdür. Bunu kavramadan sorunu yeterince algılamak olanağı yok; onlar için de bizim için de. Konuya devam edelim...