Liselerin perişan hali

Geçenlerde üstadımız Şerif Mardin'le sohbet ederken üniversite öğrencilerinin genel durumuna değindik. Ne kadar iyi öğrenci olsa da, ne kadar yüksek not ortalamasına sahip bulunsa da üniversite öğrencilerinin büyük bir bölümü lise eğitiminden getirdiği büyük eksiklerin izini sonuna kadar üstünde taşıyor.

Geçenlerde üstadımız Şerif Mardin'le sohbet ederken üniversite öğrencilerinin genel durumuna değindik. Ne kadar iyi öğrenci olsa da, ne kadar yüksek not ortalamasına sahip bulunsa da üniversite öğrencilerinin büyük bir bölümü lise eğitiminden getirdiği büyük eksiklerin izini sonuna kadar üstünde taşıyor. Bu eksiklik 'bilmemek'ten değil belki de 'daha çok bilmek'ten kaynaklanıyor. Ne var ki, sorun da bilginin niteliğiyle ilgili. Eğer bilmek, donuk, durağan, ansiklopedik 'malumat'a sahip olmaksa onun öğrenciye de sürece de herhangi bir yararı yok. Bilmek, bunun çok ötesinde hacimle değil içerikle ilgili bir olgu ve eğer bir öğrenci analitik düşünebiliyor, eleştirel görüş geliştirebiliyor, elindeki yorumlayabiliyor,
sentez yapabiliyorsa sorun yok; eğitim amacına ulaşmış demektir. Bu da problem çözmeyi olduğu kadar ama ondan daha çok problem kurmayı içeriyor.
Bütün bu alışkanlıkların kazandırılacağı yer elbette lise eğitimi. Oysa lise eğitimi Türkiye'de tam anlamıyla kilitlenmiş durumda. Çünkü, ana amaç belli problem kalıplarını ezberlemek, belli bir bilgi stokuna sahip olmak ve bazı teknik becerileri geliştirerek üniversite sınavında başarılı olmak. Eğitimi üniversite giriş sınavı belasından kurtarmadıkça ve gene eğitimi niceliksel ihtiraslarından arındırıp bir nitelik temeline oturtmadıkça bu durumun değişmesi olanaksız.
Buna eklenebilecek bir diğer husus da fen bilimleri eğitimi. Bu, Türk modernleşmesinin pozitivist mantığının getirip dayattığı bir sonuç. Herkes, kim olursa olsun, yeteneği, eğilimi ne olursa olsun fen bilimlerine yönelmek istiyor. Orada daha çok 'para', gelecek fırsatı olduğunu düşünüyor.
Bu yanlış, lise eğitiminin büyük eksikliğiyle beslendiğinde ortaya bir ucube çıkıyor. Üniversite tamamlasa da çok büyük bir eğitimli insan kitlesi sadece 'okumuş insan' kitlesi olarak ortada salınıyor. En genel anlamda kültür kimsenin yakınından geçmediği bir kavrama, kimsenin keşfetmeyi düşünmediği bir gizli kıtaya dönüşüyor. Zaten eğitim sistemi de bunu bilinçli olarak tercih etmiş durumda. Kültür derslerinin önemli bir bölümü (mesela felsefe) müfredatta yer almıyor. Diğer bölümü ise (özellikle tarih ve edebiyat) anlamsız, içeriksiz, tatsız tuzsuz bir kabuk olarak öğrencilere zorla yutturulmaya çalışılıyor. Okuyan için de okutan için de bir eziyetten, külfetten öteye gitmiyor.
O zaman yol haritası kendiliğinden çıkıyor.
Önce üniversite sınavının yapısı değişmeli. Belki tümüne değil ama hiç değilse bazı üniversitelere bu sınavı uygulamadan, liyakat sistemine göre öğrenci alma şansı tanımalı. (Benim söylediğimde ürkütücü, şaşırtıcı bir yan yok. Dünyadaki bütün üniversiteler bunu uyguluyor. Belli sınav barajları elbette var, ama onlar da niteliğe dönük. Dünyayı taklit etmeyi bir varoluş biçimi diye benimsemiş Türkiye acaba neden bu yolu tutmuyor?) Bazı liseler de öğrencilerini bu mantığa göre yetiştirebilmeli. (Türkiye'de çok önemli iki lise bu anlayışla eğitim veriyor. Bunlardan birisi Bilkent BUPS lisesi, diğeri Koç Lisesi. İkisi de 'uluslararası bakalorya' sistemini uyguluyor. Fakat orada da başka bir sorun var: üniversite sınavına girecek öğrenciler çok ağır bir programa tabi tutuluyor. İkincisi, yeterli, nitelikli öğrenci kitlesi, haklı olarak burs kazanıp ABD'ye yüksek eğitime gidiyor ve Türkiye o nitelikli öğrencileri, daha hiç tanımadan yitiriyor.)
Üçüncü yol yeni bir lise müfredatı uygulamak ve yeni bir lise sistemine geçmek. Bu yazıyı MEB'in 'Edebiyat lisesi açacağız' sözü üstüne yazdım. Oraya gelince yer bitti. Cumaya devam edeyim.