Masa da masa değilmiş ha!

Belki 'nihayet' demek bile gereksiz. TÜSİAD, belli bir noktada hükümetin kararsızlık içinde bocaladığı Irak politikasına kendisi açısından net bir...

Belki 'nihayet' demek bile gereksiz. TÜSİAD, belli bir noktada hükümetin kararsızlık içinde bocaladığı Irak politikasına kendisi açısından net bir çizgi çekti ve oralara, bu 'kirli', nedeni meçhul (aslında değil) savaşa asker gönderilmesine karşı çıktı. Küçümsenecek bir durum değil bu. Küçümsenmeyeceği gibi, şimdi Türkiye'deki savaş lobisinin (ve ne yazık ki, içinde hiç beklemediğimiz insanlar var) öne sürdüğü akıl almaz gerekçeleri bu karşı çıkış ortadan kaldırıyor. Çünkü, o gerekçelerin esasını birkaç düzeye yayılan 'oportünist' bir anlayış meydana getiriyor. 'Irak'ın yeniden yapılanmasında ve paylaşımında söz sahibi olmak' bunların başlıcası.
Hemen belirtelim ki, böyle bir şey yok ve olmayacak da. Daha önce de bu köşede yazdığımız gibi, 'yok ve olmayacak' derken bunu 'Türkiye zaten bir şey yapamaz' düşüncesiyle söylemiyoruz. Böyle bir görüşü öne çıkarmanın nedeni, Türkiye'ye, Irak'ta en çirkin rolü oynatmak için hazırlık yapılmasıdır. Türkiye, diğer Müslüman ülkelerle birlikte fakat çok çeşitli nedenlerden ötürü bölgeye 'jandarmalık/bekçilik/koruluk/kolluk' görevlisi olarak çağrılıyor. Ona biçilen rol budur; yapılanmadan pay ise belki bunun bir rüşveti olabilir. Dolayısıyla TÜSİAD, bu yapılanmadan en çok pay alabilecek kesim olarak şimdi eğer bazı şartlar öne sürüyorsa durup düşünmekte yarar var.
İkincisi, savaş lobisi, 'Irak'ta insanlar ölüyor, savaşa girmedik, şimdi oraya barış için girelim' diyor. Son çalımlar, son akıl çelme taktiği bu gerekçeye bağlanmış durumda.
Bu da tepeden tırnağa yanlış bir şey. Irak'a bu yoldan, bu yaklaşımla, bu anlayışla barış gelmeyecektir. O kadar gelmeyecektir ki, işte, İngiltere, Almanya, Fransa toplanıp, yetki devrinin nasıl olması gerektiğini konuşmaya çalışıyor (ki, barışın en önemli adımıdır bu) ama bir sonuca varamıyor. Türkiye, şimdi oraya vardığında mı barışı sağlayacak? Bu imkânsız bir şey. Türkiye'nin, oraya, 'barış' adı altında gitmesi sadece ve sadece, belki çok kötü bir kavram, ama maalesef öyle, 'canlı kalkan' olması demektir. Nasıl bir hayal bu? Türkiye oraya gidecek, ABD'ye dönük kalkışma sona erecek, barış gelecek ve Irak demokrasiye geçecek?
Üçüncü gerekçe ise en trajik olanı. Zaten o yüzden kimse bu konuya girmeye artık cesaret edemiyor: Kuzey Irak!
Artık şunu kabul edip yeni stratejimizi ona göre kurmak zorundayız: Türkiye, Kuzey Irak'ta dışlandı. Bizi, oraya, ister gözümüzün, ister aklımızın kaldığı diyelim, Kuzey için çağırmıyorlar. O işi, ABD kafasında bitirdi ve o noktada, tarihsel nedenlerden ötürü, İngiltere başta olmak üzere, Fransa'dan da her an destek alabilir: ABD, o bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyor. ABD Başkanı bunu son konuşmasında açıkça söyledi ve 'Kuzey kendi düzenini oluşturuyor' dedi. Şimdi Türkiye, Kuzey'de yeniden ve bir kez daha 'rüşvet' yoluyla mı söz sahibi olacak?
Nihayet son gerekçe: uluslararası meşruiyet.
Bu da bizim sorunumuz değil artık, ABD'nin sorunu. ABD, dünyada prestij yitirirken yönetim kendi partisinde, senatoda prestij yitiriyor. Bizim savaş lobisi okumuyor ve dünyayı izlemiyor. ABD, ayakta. Üstelik de bu tepkiyi Bush'un partisi Cumhuriyetçiler ortaya koyuyor. Şimdi, ABD, paçasını kurtarmak, uluslararası bir etkinlik kazanmak için BM kararını nasıl oluşturacağını düşünüyor. Bu aşamada, bu evrede, Türkiye, 'Öncü kuvvet olalım, masaya ilk oturan da biz oluruz' diye düşünüyorsa bir kez daha yanılıyor.
Önemli olan, çünkü, masaya oturmak değil; hangi masaya ve niye oturduğunu bilmek. Bu masa Edip Cansever'in 'Masa da masaymış ha' dediği masa değil!