Merkezdeki taşra ve AKP'nin hikmeti

Henüz ayrıntıları yeterince belli değil, ayrıca ne ölçüde gerçekleşeceği de belirsiz ama AKP'nin belediyelerle ilgili olarak yapmaya niyet ettiği...

Henüz ayrıntıları yeterince belli değil, ayrıca ne ölçüde gerçekleşeceği de belirsiz ama AKP'nin belediyelerle ilgili olarak yapmaya niyet ettiği düzenlemenin işaret ettiği sonuçlar üstünde durmadan Türkiye'deki siyasal oluşumu anlayabilme olanağı kesinkes yok. Çünkü, sadece bu son adım değil, AKP'nin son seçimlerde karşımıza çıkan başarısı da buna bağlı bazı nedenlerden kaynaklanıyor. O nedenlerin başında da Türk siyasal yaşamının en önemli kavramlarından birisi olan 'taşra' geliyor.
1970'ten bu yana Şerif Mardin üstadımızın geliştirdiği merkez-çevre zıtlaşmasıyla açıklıyoruz siyasetteki ilişkileri. Buna göre merkez, kurucu ideoloji tarafından tutulmuştur. Bu merkez siyaset ve devlet seçkinlerine dayanmaktadır. Egemendir, başattır, baskındır. Özellikle 1923-1950 arasında bu kesim siyaseti hem de tarihsel anlamda dönüştürmüştür. Fakat o tarihten başlayarak Türk siyasetine çevre damgasını vuracaktır. Çevre en kaba tanımıyla kentsel çevrenin dışıdır; taşradır. Halka ve 'tabana' dayanır. Bana göre bu açıklamaya eklenmesi gereken boyut şudur: merkez, hegemonik, dolayısıyla da otoriter bir anlayış içindeyken ve bu siyasetin yolunu kapatan bir anlayışı gösterirken, çevre, siyasetin özü olan muhalefeti temsil etmektedir. Yani, merkezde siyaset yoktur, siyaset taşrada belirlenir. Böyle bir tanımlama eğer doğruysa bunun sosyolojik açılımları üstünde de düşünmek gerek. Sermaye ve sınıfsal ilişkiler bu gelişmeleri nasıl etkiliyordu, burjuvazi ne türden bir rol üstlenmişti gibi sorular bu evrede önem kazıyor, doğal olarak.
İyi kötü 1980'lerin sonuna kadar geçerli olan bu açıklama modeli artık eskisi kadar etkin değil, bana kalırsa. Çünkü, aradan geçen zamanda Türkiye'nin sosyolojik yapısı neredeyse kökten bir biçimde değişti. Bu değişimin özünü göçler oluşturuyor. O büyük hareketle birlikte ortaya yeni bir doku çıktı. Ben, o dokuyu 'merkezdeki taşra' olarak tanımlamaya çalışıyorum. O kavramdan da şunu anlıyorum: bugün İstanbul'un 70 milletvekili var. İstanbul çapı 100 km. olan bir çember. Bu çemberin belediyeleri ve mücavir alanlarının 'İstanbul' denilen anlaşılanlarla ne sosyolojik, ne kültürel ne ekonomik ne de siyasal bir ilişkisi var. Çoğu zaman aynı belediye kendi içinde başkalarına kapalı ve hemşehricilik temeline oturmuş cemaatlerden oluşuyor. 'Bu' İstanbul'un çıkardığı milletvekillerini artık merkezin milletvekili olarak görmek olanaksız. Türkiye'de taşra diye nitelendirilen birçok il en fazla iki-üç milletvekili
çıkarırken 'merkez' sayılan İstanbul'daki taşra 70 milletvekili çıkarıyor.
İşte bu yapıyı tanımayan, üstünde durmayan bir siyaset ortam ve anlayışı kendi içinde çökmeye mahkûm. Bu olguyu ilk fark eden Özal'dı. 1980'lerin ANAP'ı bu dokuyu kullandı ve kazandı. Çünkü, Özal, bu kesimin, Marksist bir kavramla söyleyecek olursak 'küçük burjuva radikalizmine' giden hırsını algılamıştı. Bu kesim, en geniş anlamda, modernleşmek istiyordu. Merkeze gelmek, oradaki ranttan pay almak çabasındaydı. Kendisine özgü bir kültürü vardı. İslam, bu çevrenin kullandığı motiflerden birisi olduğu kadar siyasal İslam da bu kesimi kullanmak istedi. Çünkü, bu 'yeni sosyolojiler' siyasal planda 'yeni talepler' üretiyordu. Kimlik, onlardan birisiydi. Devletle olan sorunlu ilişki bir başkasıydı. Ekonomik beklentilerse işin belkemiğini oluşturuyordu. Sol ise bunu kavramadı ve çöktü. Şimdi AKP 'belediyeleşme' yoluyla bu kesimi merkeze taşıma gayretini ortaya koyuyor.
Türk muhafazakârlığı DP'den ANAP'a hep bunu yaptı ve kazandı. Onlar da kazanacak!