'Mesele edada'

İlk okuduğumda çok şaşırmıştım.

İlk okuduğumda çok şaşırmıştım.
Ben o zaman öfkemin içinden olaylara bakıyor ve Romanya'da Çavuşesku'nun yalan yanlış yargılanışını, sonra da kurşuna dizilişini gösteren filmler ekrana yansıdıkça içimden 'Diktatörün sonu budur' diyordum. Sonra
20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış en yetenekli yazarlardan birisi olan Julian Barnes'ın bütün o süreci kendince anlatan romanı 'Kirpi' elime geçti. Barnes, yarattığı muhayyel dünyada Çavuşesku'yu eski bir arkadaşının
oğluna yargılatıyor, o ise sadece 'Bu mahkeme beni yargılayamaz' deyip susuyor, sonra da karısıyla birlikte o malum sonu bekliyordu. Barnes, demokrasinin başka ve çok derinlere gömülü bir şey olduğunu sezdiriyordu.
Ardından geçenlerde gösterilen 'Taraf Tutmak' isimli film geldi.
Sakız çiğneyen, bira, sigara içen, 'yüksek' kültüre ait hiçbir şey bilmeyen, sigortacıyken askere alınıp çavuş yapılan, derken efsanevi Alman orkestra şefi Furtwangler'i, Nazilerle işbirliği yaptığı için yargılamakla görevlendirilen Amerikalının başına garip bir şey geliyordu. Furtwangler'i yargılarken kendisine babası Naziler tarafından katledilen çok saygın bir Yahudi adamın kızı sekreterlik yapacaktır. Kadın, bir Nazi olduğunu bilse de(?) neredeyse tapmaktadır Furtwangler'e. Bizim çavuş bu işe şaşıraraktan ama çok doğru iddialarla yargılamayı sürdürür, fakat son sahnede en büyük tepkiyi o kızdan alır. Kız, kendisine 'Naziler de tıpkı sizin yaptığınızı yapıyordu, yargılarken' der. Evet, acaba haklı nedenler zorba olmayı engellemeye yetmiyor muydu?
Burada, New York'ta, televizyonu açıyorum ve karşımda belki de en çok görmek istediğim görüntüyü buluyorum. Saddam'ın, iğrenç, Nâzım Hikmet'in Stalin için yazdığı şiirde söylediği gibi, 'kâğıttan, tunçtan, alçıdan' bir heykeli perişan birtakım insanların çığlıkları arasında devriliyor.
İçimi bir sevinç kaplamamalı mı?
Ardından gelen görüntülere bakıyorum. Tam tersine içimi ağır bir sıkıntının bastığını, garip bir bulantının içimden yükseldiğini hissediyorum. Birtakım adamlar, Amerikan bayraklarını sallıyorlar. Bir başkası, yere dizleri üstüne çökmüş, secdeye varıp varıp kalkıyor ve 'Tank you mister Buş' diyor. Bir başkası, cinsel organını çıkarıp Saddam'ın resmine dayıyor. Bir başkası içi bomboş bir lastik tekerleği dünyanın en büyük hazinesiymişçesine götürüyor. Sonra en fecisi, bir başkası Amerikan bayrağını Saddam'ın yarısı kalmış heykelinin başına sarmaya çalışıyor. Derken, Rumsfeld, bir kanalda, birkaç gün önceki sıkıntılarından arınmış, mağrurların o garip alçakgönüllülüğü ve sükûneti içinde 'Biz şu anda bir ülkeyi özgürleştirmeye çalışıyoruz' diyor. Evet, 'onlar' çalışıyorlar. Üstelik aşağılık bir kurtarıcıdan kurtulurken yabancı bir kurtarıcıya tapınmanın iğrenç görüntülerine bakarak söylüyorlar bunu.
Televizyonu kapatıyorum.
Saddam mutlaka devrilmeliydi, ama bu iş halkın büyük isyanı ve öz kararıyla başarılmalıydı. Dünya o ve tüm diktatörler devrilsin diye ayağa kalkmalıydı. Olmadı! İş, Huntington'ın daha 1960'larda yazdığı bir teorinin çerçevesinde Rumsfeld'e kaldı. Saddam devrilsin diye Iraklılar öldü, Amerikalılar öldü, İngilizler öldü. Sonrasının ne olacağı belirsiz, Saddam'ın heykelinin niçin 'devirildiği' ise malum. Evet, o heykel
'devirildi'. Malraux, De Gaulle için yazdığı kitabına da 'Devirilen Çınar' adını vermişti. Nereden nereye?..
Dünyanın bu ucunda, bir gece yarısından çok sonraki bir saatte eski dostum Cyrano'nun Sabri Esat'ın ebedi Türkçesiyle söylediklerini hatırlamaya çalışıyorum. Epey unutmuşum ama galiba, 'Bütün mesele' diyordu Cyrano, 'eda'da.
Evet, edada!