Militarizmin Amerikası

Cuma günkü yazımda da değindiğim üzere Wolfowitz'in, Grossman'ın ve nihayet Perle'nin açıklamalarında aba altına bile saklanmayan sopaların hiçbir önemi yok.

Cuma günkü yazımda da değindiğim üzere Wolfowitz'in, Grossman'ın ve nihayet Perle'nin açıklamalarında aba altına bile saklanmayan sopaların hiçbir önemi yok. Varsa eğer bu, takkenin düşüp kelin görünmesidir ve ülkemizde, medyada yer alan baştan beri 'Amerikan muhibbi' olan dostlarımıza bizzat ABD'nin en üst düzey yönetimiyle verdiği cevap, onların, belki de farkında bile olmadan, hangi alamete binerek hangi kıyamete gittiklerini gösteren bir işarettir. Evet, ABD budur: yanındasınızdır veya değilsinizdir. Değilseniz, ABD size haddinizi bildirmek için fırsat kollar. Yakalamasa bile o fırsatı yaratır ve size elinden geleni ardına koymadan mukabele eder. Demokrasiden başka söz etmeyen bu anlayış ne ulusal irade dinler, ne bir ülkenin kararlarında özgür olduğunu. Şaşacak olan bir yanı varsa bu işin o da budur. Yoksa güç kullanarak had bildirmek, 'terbiye' etmek bizzat gücün, yani
iktidarın ta kendisidir. Zamanında Roma, sonra da Osmanlı aynı şeyi yapıyordu. Ama onlar hiç değilse demokrasi gibi şatafatlı sözcükleri ağzına almayan imparatorluklardı.
Gene yapılan açıklamalara dönersek tümünün gösterdiği bir şey var: ABD artık iyiden iyiye militaristleşmiş bir anlayışa teslim oldu. Wolfowitz'in olanların suçunu askerlere yüklemesi sadece meselenin savaş olması nedeniyle değil, mantığın artık öyle kurulmasından kaynaklanan bir sonuç.
Zaten ABD'de sokakta dolaşırken göze çarpan da bu: artık militarizmi, onun yapışık kardeşi olan milliyetçilikle iç içe geçirmiş bir toplum var ortada. Yer gök bu militarizme teslim olmak üzere, işin kötüsü siyaset de...
Önümüzdeki dönemde başkanlık seçimi var Amerika'da. Demokratlar kendilerine bir başkan adayı arıyor. Ortada elbette kendisini 'lanse' eden bazı adaylar var. Televizyonlar, doğal olarak onları bir araya getirip açık oturumlar düzenliyor. Onların en önemlilerinden birisini dikkatle izledim. Duyduklarım şaşkınlıktan öte ürküntü vericiydi. Adayların tümü seçim stratejisini militarizm üstüne oturtmuştu. Hepsi yakın dönemde ABD'nin bu süreci yaşayacağını öne sürüyor, durumları nasıl karşılayacağını ayrıntısıyla anlatmaya çalışıyordu. Gerçi
tümü katıldığı savaşları, askeri işlere olan ilgisini yaşamöyküsü aracılığıyla ve ayrıntısıyla anlatıyordu, ama içlerinde bir tanesi diğerlerinden daha önde görüyordu kendisini. Nedeni de askeri işlerin içinden gelmiş olması, uzmanlığının o olmasıydı.
Demokrat Parti gibi Amerikan merkez solunu temsil eden ve daha farklı sorunlarla uğraşan, yakın dönemde de Clinton iktidarının nimetlerini yaşayan ve topluma yaşatan bir parti için bu durum tabii hayret vericiydi,
ama acaba ben mi abartıyorum diye ertesi gün gazetelere baktım. Hayır, düşündüklerim doğruydu. New York Times, meseleyi tam da bu vurguyla başlıktan verdi: 'İdeolojinin üstüne çıkan pragmatizm'.
Bunların her birisi ayrı ayrı büyük sorunlar ama işin daha beteri, ne kadar militarizmden dem vurarak oy toplamaya çalışsa da, Demokratlar işe yarar birisini bulamıyor.
Ne karizma, ne birikim, ne siyasetçi olarak böyle bir güce sahip mevcut başkan adayları. O zaman da önümüzdeki dönemi bu defa galiba 'hak' ederek Bush bir kez daha kazanacak. Oysa ekonomi şu anda önceki yönetimle karşılaştırılamayacak kadar kötü, bütün göstergeler baş aşağı dönmüş durumda. Buna rağmen ABD'nin kabarmış ayranı galip gelecek, ideolojisizlik Demokratları kurtarmayıp yakacak. Aklını başına toplayıp şahsiyetini elden bırakırsa, pragmatik değil ideolojik denge politikaları gütmezse bir de Türkiye ile saçma sapan şeyler yapan, ne olduğunu unutmuş Avrupa yanacak önümüzdeki dönemde!