Milliyetçilik paradoksları

Türkiye'deki siyasal ideolojiler arasında en yerleşik olanı, dışına çıkılmaz bir daire oluşturarak toplumu bağlayanı milliyetçiliktir. Bu olgunun gerçekliğini anlamak için daha geriye bakmak gerekir.

Türkiye'deki siyasal ideolojiler arasında en yerleşik olanı, dışına çıkılmaz bir daire oluşturarak toplumu bağlayanı milliyetçiliktir. Bu olgunun gerçekliğini anlamak için daha geriye bakmak gerekir. O da yetmez, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş mantığının, içgüdüsünün, tepkisinin altında bu gerçeğin yattığını bilmek gerekir. Burada kritik olan nokta şudur: milliyetçilik, Cumhuriyet'in kendi 'icadı' olan bir kavram değildir. Devralınmıştır. Doğurulduğu süreç de Osmanlı'nın son, belki en acılı, en sancılı dönemidir.
Erich Zürcher, 'Savaş, Devrim ve Uluslaşma' isimli kitabında ilginç bir gözlemi kaydeder. 1908'de Jön Türkler işbaşına geldiklerinde Türkçülük diye bir kavram söz konusu bile değildir. Ama birkaç yıl sonra, milliyetçiliğin ilksel hali olan Türkçülük, dışına çıkılmasına olanak bulunmayan bir 'emperatif' niteliği kazanmıştır. 1912'de şekillenmeye başlayan bu hamle hızla genişleyecektir. Türkçülük, başlangıçta Pantürkçülüğe, Panturanizme açılır ama 1923'le birlikte başka bir nitelik kazanır. 1923 bu mirası bir özellikle içselleştirir. İşin 'irredantist' (yayılmacı) yanı ortadan kaldırılmıştır, ama milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisi haline getirilmiştir. Hatta, tersinden söyleyerek, Cumhuriyet'i milliyetçilik kurmuştur da denebilir.
Burada, bu milliyetçiliği kültürel ya da etnik bir milliyetçilik olup olmadığını tartışmak o kadar önemli değil. Ondan önemli olanı milliyetçiliğin büyük bir 'kült' olarak kuşaklar üstünden ve farklı ideolojiler bağlamında sürekli olarak kendisini hissettirmesidir. Gerçekten de, daha derinlikli bir biçimde bakılırsa, ister sağ olsun ister sol, milliyetçilik bütün ideolojilerin ortak paydasını meydana getirir, Türkiye'de. Ayrıca da bunun 'varoluşçu' bir nitelik kazanmasına dönük her türlü tedbir de alınmıştır. Hal böyle olunca, en küçük bir kımıltıda milliyetçi refleks canlanıp ortalığa saçılabiliyor.
Burada ayrıca bir önemli özelliği daha vurgulamak gerek: milliyetçilik, Türkiye'de benim 'modernleşme ve Batılılaşma paradoksu' diye tanımlayabildiğim bir tepkinin de kaynağını oluşturuyor. Bir yanıyla varlık nedeni olarak seçtiği Batılılaşmayı, Türkiye, aynı anda, milliyetçi tepkimeleri nedeniyle ve hızla reddedebiliyor. Bunu hazırlayan temel dürtü elbette mevcut yapının (devletin) Batı'ya karşı verilen bir mücadeleyle kurulmuş olmasıdır. Bu sadece Kurtuluş Savaşı'nın yapılmasını gerektiren olaylar değildir. Aynı zamanda sürekli olarak bizi böleceğine ve parçalayacağına inandığımız Batı'ya karşı kültürel ve ideolojik olarak sürdürdüğümüz mücadeledir de. Tekrar edelim, bu ne sadece sağın ne de sadece solun iddiasıdır. Bütün kanatlar bu mantığı kabul eder.
Tüm bu zihin oluşturma süreci bugün aynen devam ediyor denebilir mi?
Doğrusu bu soruyu olumsuz biçimde yanıtlayacak bir durum yok ortada. Tam tersine, Türkiye bugün bile hangi konu olursa olsun bu 'modernite/Batı paradoksu' içinden düşünüyor olguları ve vazgeçemediği
milliyetçi refleksi kendisine dayanak yapıyor. İşin ilginç yanı bu tepkinin bazen en yumuşak ifadelere bürünerek ortaya gelmesidir. Mesela son zamanlarda 'yurtseverlik' kavramının eski
'vatanperverliğin', 'ulusçuluk' sözcüğünün 'milliyetçilik' lafının yerine geçmesi sadece 'dil'le ilgili değil. Zihniyetle ilgili. İkincisi, çok sık kullanılan 'onur', 'haysiyet' ve benzeri kavramların bu gelişmede oynadığı kritik rol. Ama burada ağır bir çıkmaz var.
Çünkü, şöyle ya da böyle Türkiye'nin Batı'yla ilişkisi artık geriye itilemez bir noktadadır. Hem Batı, hem Batı karşıtlığı...
Bilmiyorum, paranoyayla yaşamak ne kadar mümkündür?..