Mitterrand'dan Baykal'a ya da bilge yönetici

Ne yazık ki, bir türlü bitmek bilmiyor yaz sıcakları. Her ne kadar arada bir yağmurlar dökülüyorsa da gökten (bu yağmurlara 'yağıyor' demek olanaksız) ve onların serinliği insanın...

Ne yazık ki, bir türlü bitmek bilmiyor yaz sıcakları. Her ne kadar arada bir yağmurlar dökülüyorsa da gökten (bu yağmurlara 'yağıyor' demek olanaksız) ve onların serinliği insanın yanan suratına çarpıyorsa da insana görüntüler kazandırmaktan, hayaller kurdurmaktan başka hiçbir iyiliği olmayan cehennem mevsim tepemizde ağır bir külçe gibi sallandıkça sallanıyor. O arada biz, bütün kurumları teker teker yıpratmakla meşgul, hastalıklı bir nihilizme kapılmış Türkiye olarak bu defa cadı kazanına Bülent Ersoy ve Deniz Baykal'ın kişiliğinde avukatlık kurumunu atmış karıştırıyoruz.
Bunları yazarken 50 yılı aşkın süredir avukatlık yapan babamdan dinlediğim bu mesleğin ahlakına ait şeyleri hatırlıyorum. Onun vekil-asil arasındaki mahremiyeti koruma çaba ve kaygısını düşünüyorum. Yakın tarihin en karanlık döneminde ayakta kalmak için (o sırada ne sıkıntılar çektiğini yakınında bulunmuş ortak dostlarımızdan biliyorum) onurlu avukatlık mesleğine ilca eden kişinin üstelik de 'Size kimse garanti veremez' dediği bir görüşmeden şu kadar yıl sonra muaheze edilmesini anlamak olanaksız. Fransız Devrimi'nin 'Avukatlar köle olmadılar ve onların köleleri de olmadı' diye haykırdığını anımsayan var mı?
Bunlarla uğraşırken işte, yaz sıcağında, yanımdaki genç dostum, uluslararası ilişkiler uzmanı Akın'la bir akşamüstü sinemasının küf kokan nemine dalıp Son Mitterrand filmini izlemeye başlıyoruz. Türkçeye 'Son sosyalist Mitterrand' diye çevrilen filmin öyküsü malum: prostat kanserinden öleceğini anlayan ve başkanlığının son günlerini Elysee Sarayı'nda tamamlamaya çalışan Mitterrand'ın çok genç bir gazeteciye geçmişi hakkında yaptığı açıklamalar.
Önce bir cümle çarpıyor insanı: Ben, diyor kendisini seçildikten sonra Pantheon'a yapılan yürüyüşün içinde anımsadığımız Mitterrand, galiba büyük cumhurbaşkanlarının sonuncusuyum. Genç arkadaşım ilkin itiraz ediyor. O sırada niye öyle düşündüğünü, kendisini başındaki büyük, siyah ve çok güzel fötr şapkalarla anımsadığımız (belki de fötr şapka giydiği için bile onu büyük cumhurbaşkanlarının sonuncusu kabul edebiliriz) Mitterrand duyumsatıyor seyirciye: dünyaya edebiyatın içinden bakıyor bu yaşlı adam. Yani, düşüncenin, insanlığın binlerce yılda süzdüğü bilgeliğin büyüteci altında izliyor olayları, kendi toplumunu ve siyaset denen tarih yapma sürecini. Filmin başından sonuna kadar, kendisini daima Fransızların bir türlü vazgeçmedikleri büyük, boynun altında bir düğümle bağlanmış atkılardan anımsadığımız Mitterrand, yazarların, şairlerin, düşünürlerin adlarını anıyor, yapıtlarını, onlardan damıtılmış cümleleri, içinde yaşadığı olayları irdelemek için kullanıyor. Fransızlara özgü metaforlar, uzak çağrışımlar, paradokslar kurarak.
Genç arkadaşım filmin arasında bana dönüp, Platon'un 'düşünür yönetici' görüşünün doğruluğuna inandığını sadece bir teslimiyet ruhuyla değil aynı zamanda bir isyan tepkisiyle dile getiriyor. Sonra da demokrasiyle elitler arasındaki ilişkiye değiniyor.
Oraya kadar gitmeye ve demokrasiyi yeniden Platonik idealar etrafında tanımlamaya gerek yok belki. Fakat bu Paris Başkonsolosu değerli dostum Aydın Sezgin'le yaptığımız söyleşide söylediği bir cümleyi anımsamayı da engellemiyor. Sezgin, Fransızların şimdi cumhurbaşkanımız edebiyatçı değil diye yakındıklarını anlatıyordu. Evet, ne yazık ki, büyük cumhurbaşkanları dönemi bitti. Bunu Amerikan demokrasisi sağladı. İnsanlık en büyük ülküsünü o sayede gerçekleştirdi. Ortalama insan kendisine egemen oldu. Böylece kendisini her türden sıkıntıdan azat etti. Dünya Yale gibi bir üniversiteden mezun olsa bile Bush gibi bir insana teslim oldu. Türkiye her şeye rağmen belli bir seviyenin insanı olan Baykal'ın üstüne Bülent Ersoy'u saldı.
Sinemalarda Mitterrand var ve aklıma gelmişken söyleyeyim bu yıl Pericles yılı!