Modernleşmenin mıcır hali

Benim de içinde olduğum bir öbek insanın her sabah yataktan kalkar kalkmaz gidip oturduğu Bebek Kahve'de Özcan dostumuzla birlikte nazımızı çeken ve her defasında adının 'iki f ile' yazıldığını bize hatırlatan Affan kardeşimiz tatilden yeni döndü.

Benim de içinde olduğum bir öbek insanın her sabah yataktan kalkar kalkmaz gidip oturduğu Bebek Kahve'de Özcan dostumuzla birlikte nazımızı çeken ve her defasında adının 'iki f ile' yazıldığını bize hatırlatan Affan kardeşimiz tatilden yeni döndü.
Ertesi sabah kahvenin mutat zevatı malum muhabbetini yaparken ansızın herkes Affan'ın ortaya attığı bir konuyu konuşmaya başladı: şehirlerarası yollara dökülen mıcır ve yarattığı sonuç. Affan bebek bekleyen eşiyle ve çok kontrollü bir hızla giderken yolda bir araba kendisini sıkıştırmış o da kaçayım derken mıcıra sarıp kendi lafıyla iki 'spin atmıştı'. Anlaşılan bir tek o değildi bu durumla karşılaşan. Onun ardından diğerleri bu konudaki 'maceralarını' anlatmaya başladı. Ben de o yollardan gidip geldim bu yıl. Durumun ürkütücülüğünü bizzat gördüm. Hele Türkiye gibi hız denetiminin yeterli olmadığı, trafik sorununun daha kapsamlı sosyo-psikolojik sorunlarla iç içe geçtiği bir ülkede bu sorunun boyutları daha da büyüyor.
Gazeteler bu konunun üstüne gitti. Mıcır tehlikesi manşetlere çıktı. Birçok insan yaşamını bu yüzden yitirdi. Bir yılda trafik kazalarında ölen insan sayısı Türkiye'de bildiğim kadarıyla Kurtuluş Savaşı'nda ölen insan sayısına denk. Maddi hasarın haddi hesabı yok. Bunları alt alta yazınca ve biraz da gözlem yapınca insan bütün bu çıkmazın içinde gene devlet denen o heyulayı buluyor ilkin. Ama biraz daha ayrıntılı olarak düşündüğünde işin onunla sınırlı olmadığını, devlet-toplum ilişkisine gelip dayandığını görüyor. Şöyle muhakeme etmek lazım: bir ülkede bu kadar ağır bir sorun varsa onu ortadan kaldırmak niçin mümkün olmasın?
Ama olmuyor işte. Olmuyor çünkü Türkiye neresinden bakılırsa bakılsın henüz modernleşmesini tamamlamış bir ülke değil. Modernleşme sadece bizde sanıldığı gibi bir altyapı işi değil. Bir 'imar ve inşa' değil. Hani meşhur hikâyedir. Adamlar toplanıp dünyanın en büyük uçağını yapmış. Tören günü gelmiş. Herkes içine girmiş ama uçak bir türlü havalanmıyor. Ne oldu diye sorunca devlet başkanı, efendim demişler uçağı yaptık da nasıl uçuracağımızı bilmiyoruz. Galiba modernleşme imar ve inşa edilmiş şeyleri 'uçurabilme' işi. Yani, karayollarını yapmak kadar onları kullanabilmek, mükemmel arabaları almak kadar onları usulüne uygun sürebilmek. Hani, çok gereği yok ama gene de psikanalitik deyimleriyle söylemek gerekirse ilkel/vahşi benliği, toplumu, otoriteyi, yasayı, denetimi ifade eden üst benle dengelemek. Kısacası, Fransız düşünür Foucault'nun Batı'daki modernleşmeyi irdelerken çok eleştirdiği ama ispat da ettiği anlamıyla ve o kadar sert olmasa bile bir disiplin kurabilme süreci modernleşme. Üstelik bunu kurumsal zorlamalara, müeyyidelere terk etmeden insanın kendi kendisine yapmasını sağlamak. Yani, bilinçli bireyi üretebilmek. Mesela ev kazalarını da eklediğiniz zaman bu görüntüye risk, sorumluluk, güvenlik konularında hiçbir şey bilmeyen, eğitilmeyen ama eline en son teknolojinin verildiği bir toplum çıkıyor. Kaza olmuş çok mu?
Türkiye hiçbir düzeyde işin bu yanını ele almak istemiyor. Bireyin kendi kendisini denetleyecek bir irade oluşturmasından ziyade devletin onu ikame etmesini istiyor. Böylece modernleşmenin önündeki en büyük engeli bizzat modernleşmeyi gerçekleştirme iddiasında olan devlet meydana getiriyor. Çünkü bu her şeye kadir devlet öbür taraftan da hesap verme gibi bir yükümlülüğü taşımıyor. (Zaten bu iki durum birbiriyle çelişirdi. Birisi olunca diğeri olmaz. Bu da bir başka modernleşme kuralıdır.) Sonuç olarak bir ucube duruyor karşımızda. Ne sorumlu bireyden söz açılabiliyor ne de sorumlu devletten.
Geriye sorunlu bireylerin ve devletin kalmasına şaşmalı mı?