Muhafazakârlık, ilericilik, liberalizm

Muhafazakârlık bağlamında son olarak iki temel sonucu vurgulamak istiyorum.

Muhafazakârlık bağlamında son olarak iki temel sonucu vurgulamak istiyorum. Bunların ilki şu: Türkiye'de belli kesimler muhafazakarlığı bir tür 'ilericilik' olarak gösteriyor. Muhafazakarlığı modernitenin bir kurucu unsuru olarak görüyor.
Daha önceki yazılarda belirttiğim gibi muhafazakârlıkla modernite arasında bir ilişki var. Fakat bu ilişki moderniteye katkıda bulunan bir ilişki değil. Modernitenin sertliğine, keskinliğine bir tepki niteliği taşıyor muhafazakârlık. O nedenle muhafazakârlık üstünden bir modernite tasavvuru bence yanlış. Bununla birlikte Türkiye'nin özgül modernite deneyimi muhafazakarlığı da daha özel bir içerikle bütünleştiriyor. Bu muhafazakârlık modernite öncesi değerlere dönülmesini savunmadığı gibi teknoloji/praksis düzeyinde de ilerlemeci, kalkınmacı, büyümeci bir yöntem izliyor ki, bu da Türk patrimonyal (devletçi) modernleşmesinin ona eklediği çok melez bir boyut. Türkiye'de bundan daha ileri bir muhafazakârlık söz konusu değil. Oysa daha gerileri var: mesela, Milli Görüş yanlılarının savunduğu daha sert bir İslami çekirdekle bütünleşmiş, fanatik bir anlayış. (O arada belirteyim Türkçedeki ileri muhafazakârlık anlamı taşıyan 'taassup' sözcüğünün Batı dillerindeki karşılığı
'fanatizim'dir. Yani, ödün vermezlik.)
Bu açıdan bakınca belki AKP'nin muhafazakarlaşmasını fanatisizmini terk edişi olarak görmek ve o anlamda modernleşmeye bir adım daha yaklaşmak diye değerlendirebiliriz. Ama bunun kendi içinde önemli olmasının dışında modernite bağlamındaki önemi sorgulamaya açıktır.
O sorgulamayı doğuran şey Türkiye'deki reel liberalizm eksikliğidir. Çünkü, bir başka açıdan bakılırsa Batı ölçek ve anlamındaki muhafazakârlık liberalizmin bir alt projesidir. Hatta Huntington kendisini yeterince savunacak araç ve mekanizmaya sahip olmadığı için muhafazakarlığın bir tür liberalizm savunusu olarak ortaya çıktığını önemle belirtir. Türkiye'nin eksiği de budur; reel liberalizm. O olmadığından ister istemez üst projesi olmayan bir muhafazakârlık, en geniş anlamda siyasal yapının bir nirengi noktası haline geliyor. Oysa onun ötesine şiddetle ihtiyaç var.
İkinci sonuç ve kısıtlama ise elbette Türkiye'de moderniteyi tarihsel anlamda gerçekleştiren düşüncenin, bütün bu sürece yol açtığı ve kendi içinde yaşadığı muhafazakârlık. O da Kemalizm ve CHP gerçeği. Bunun nasıl oluştuğuna daha önce değinmiştim. Bu bağlamda da Jerry Muller'in görüşlerini aktarmıştım. Muller, var olan kurumların meşruiyeti ya ideolojik bir saldırıya maruz kaldığında ya da toplumsal, siyasal ve kültürel alanlarda meydana gelen değişimler bu kurumların otoritesini ve işlevini aşınca muhafazakarlığın entelektüel bir pozisyon olarak doğduğunu belirtiyordu. Kemalizm bağlamında bu görüşün özellikle önemli olduğu düşünüyorum.
Kabul etmek gerekir ki, temelini oluşturan zihinsel kurgu doğru olmakla birlikte (oralarda bile ileri bir pozitivizmin yarattığı sorunlardan söz edilebilir) Kemalizm'in zaman içinde kendisini liberal bir sürece taşımamış olması, tam tersine sürekli olarak kendisine referansla ayakta kalmaya çalışması onu muhafazakarlaştırmıştır. Burada öne sürdüğüm
'kendine referans' süreci, zaten bir sistematiğin dışa kapalılığı ve bürokratizasyonu açısından önemli, hatta öldürücü bir olgudur. Türkiye'deki 'ilericiliğin' bu kısıtlaması ister istemez daha farklı ideolojilerin liberal taleplerle ortaya çıkmasına ve onların Kemalizm'in ilerisinde duruyormuş görüntüsü kazanmasına yol açıyor.
Türkiye ilericiliğini yeniden tanımlamadıkça her siyasal kanatta bir yanılsama yaşamayı sürdüreceğiz.