Muhafazakârlık tartışması

AKP kongresinin ardından iki konu tartışılmaya başlandı. Kongrede yapılan konuşmayla ortaya çıkan tablonun bir arada değerlendirildiği bu yorumlarda bu partinin demokratlığıyla muhafazakârlığı söz konusu ediliyor.

AKP kongresinin ardından iki konu tartışılmaya başlandı. Kongrede yapılan konuşmayla ortaya çıkan tablonun bir arada değerlendirildiği bu yorumlarda bu partinin demokratlığıyla muhafazakârlığı söz konusu ediliyor. Demokratlığı bir yana ben asıl AKP'nin muhafazakârlığı üstünde durmak ve bu konuyu da biraz genişçe bir çerçevede ele almak istiyorum. Fakat önce şunu belirteyim: bugüne dek yazdığım birçok uzun makale ve kitapta ben Türkiye'deki modernitenin de, genel olarak siyasal düşüncenin de muhafazakâr bir temele sahip olduğu düşüncesini öne sürdüm. Bu, özellikle 1950 sonrasında karşımıza çıkmış bir durum.
Ne var ki bu olgu üstünde belki de en az düşündüğümüz konuların başında geliyor.
Taha Akyol'un yazısından hayretle öğreniyoruz ki (Milliyet, 14 Ekim 2003) Milli Kütüphane'de muhafazakârlık üstüne sadece beş yapıt bulunuyormuş. Onun belirttiğini ben de belirteyim. İletişim Yayınları'nın hazırladığı
'Muhafazakârlık' isimli yapıt bu konudaki temel kitaptır. Elbette Süleyman Seyfi Öğün gibi akademisyenlerin bu konuda daha önce yaptığı son derecede önemli ve ilginç çalışmalar var, fakat onlar da ancak sınırlı bir kesimde biliniyor.
Aslında muhafazakârlık meselesi sadece AKP'ye ait bir sorun değil. Belki bazı çevreleri epey rahatsız edecek bir görüştür ama Türkiye'deki muhafazakârlık tartışmalarının asıl başlangıç noktasını bence Kemalizm'in durumu oluşturuyor. Tarihsel anlamda ilerici olduğu kuşku götürmeyen bir hareketin zaman içinde bürokratik bir ideoloji niteliği kazanması ve bir statüko koruma işlevi üstlenmesi ister istemez o düşünceyi muhafazakâr bir konuma itiyor. Bunda öfkeye kapılmayı gerektiren bir durum yok. Çünkü, tarihsel anlamda ilerici olan bir düşüncenin zaman içinde muhafazakârlaşması bir bilgi sosyolojisi sorunu.
Bu soru Türkiye ölçeğinde baktığımızda bir hayli önemli. Çünkü, bugün kimse Kemalist doktrini savunarak ve hatta onun temel sloganı olan çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ilkesini öne sürerek toplumsal planda belli bir ölçünün üstünde güç elde edemiyor. Buna mukabil kesinlikle ona karşıt olmayan ama o söylemi de üstlenmeyen düşünce sistematikleri ve siyasetler halktan çok daha geniş ölçüde oy alabiliyor. Şimdi iktidarda bulunan AKP örneğin Kemalist bir parti değil ama Kemalist partinin bir hayli önünde. Öte yandan bu ilk de değil. Bütün değişim ivmesine rağmen 1950 sonrasında CHP kendisini açıktan muhafazakâr ilan eden DP-AP geleneklerini 1973 ve 1977 çıkışları dışında aşamadı.
Bunda şaşılacak olan nokta şu ki, tarihsel anlamda ilerici Kemalizm belli bir statükonun savunuculuğunu yaparken (bu statükonun doğruluğu ya da yanlışlığı ayrı bir sorun) muhafazakâr partiler izledikleri ekonomi-politikle şiddetli bir değişim ve dönüşüm önerdiler; onunla da kalmayıp bunu geniş ölçüde uygulamaya koydular. DP'den başlayarak önce AP'ye sonra ANAP'a kadar hemen tüm partiler bu uygulamayı kararlılıkla sürdürdü. Bu anlamda da benim adlandırmamla 'güncel ilerici' konumuna yerleştiler. O zaman ortaya sayısız sorun çıktı: Muhafazakârlık nedir, kim muhafazakârdır? Kendisini öyle tanımlayanlarla ilgili bir karar oluşturmak nispeten kolay. Fakat bir de Kemalistlerde olduğu gibi muhafazakârlığın dolaylı ve örtük biçimleri düşünüldüğünde bu soruların yanıtları daha karmaşık bir hal alıyor. Bir de asıl önemlisi, muhafazakârlığın moderniteyle olan ilişkisi. Yani muhafazakârlık moderniteye karşı bir şey midir?
Bu soruların yanıtını ve AKP'nin bu bağlamda hiç de orijinal bir konumda olmadığını cuma günkü yazımda ele alayım.