Muhayyilenin zaferi

İstanbul saldırılarını Türkiye'nin 11 Eylül'ü diye değerlendirirken bu dehşet olayının sokakta yaşayan adama nasıl yansıdığı üstünde uzun boylu durdum geçen hafta. Fakat özellikle bir noktayı daha sonraya bırakmıştım. Bu defa onu ele almak istiyorum.

İstanbul saldırılarını Türkiye'nin 11 Eylül'ü diye değerlendirirken bu dehşet olayının sokakta yaşayan adama nasıl yansıdığı üstünde uzun boylu durdum geçen hafta. Fakat özellikle bir noktayı daha sonraya bırakmıştım. Bu defa onu ele almak istiyorum.
New York'ta yaşanan olay üstünde düşünürken, o tarihlerde bir kavramı vurgulamaya çalışıyordum. İkiz kulelere yapılan saldırının daha önceden bazı yazarlar tarafından düşünüldüğünü, tasarlandığını biliyoruz. İlk kez böyle bir şey yazıldığında, okunduğunda insanlar bunu tamamen bir muhayyile ürünü diye değerlendiriyordu. Olabilecek en aykırı şeyin tasarlanması sadece düşsel romanlarda, öykülerde olabilirdi. Onların gerçek hayatta karşılık bulması olanaksızdı.
İkiz kulelerin bir uçak saldırısıyla yıkılması bu anlayışı tepeden tırnağa değiştiriyordu. Sanatçının imgelemi (muhayyilesi), düş gücü artık öyle yabana atılacak, görmezden gelinecek, özellikle de güvenilmeyecek, inanılmayacak bir şey olmaktan çıkıyordu bu olayla birlikte. Sanatçı, kendisine özgü bir sezgiyle olabileceği tasarlıyordu. Bu, ilk kez karşılaşılan bir şey de değildi ayrıca. Hep bilinen örnek Jules Verne ve onun hayalleridir. Ne var ki, onun tasavvurları zamana yayılan şeylerdi. Yaklaşık olarak gerçeklenmeleri epey bir zaman almıştı. Oysa bu defa neredeyse noktasal zaman denecek bir sürede bir yazarın düşündüğü şey 'uygulanıyor', ikiz kuleler yerle bir oluyordu.
Ben buna 'muhayyilenin zaferi' diyor(d)um.
Bundan böyle artık düşünülemeyecek, tasarlanamayacak, o noktaya getirildikten, somutlaştırıldıktan sonra da inanılmayacak hiçbir şey kalmıyordu. İnsanlar, yazılan, yapılan her şeyin bilinmeyen, görünmeyen bir gerçeğin bir parçası olduğunu düşünmek durumundaydılar. Gerçeğin 'yittiği'nin söylendiği bir dönemde ise bu yaklaşım ayrıca bir anlam taşıyordu. Çünkü, ortaya çıkan bu durumun 'gerçeğin' mi, yoksa 'hayal'in mi uzantısı olduğu başlı başına bir sorundu. Eğer 'hayal'in uzantısıysa karşılaşılan durum o takdirde bunu gerçeğin yitiminin başlı başına bir göstergesi olarak ele alınması da mümkündü.
Bu oluşum beraberinde iki şey getiriyordu. Birbirine dolaylı olarak bağlanan, birbirini besleyen, destekleyen iki olumsuz şeyi. Fakat, bu yazıda bunlardan sadece birisini ele alacağım: güven/lik duygusunun yitimi.
Bunların ilki güven duygusunun yitimi. Şunu kabul etmek gerekir ki, tasarlanamayanın tasarlanması aslında bir güvenli alan yaratmaktır. O süreci bir tür ana rahmi, kaçıp sığınılacak bir alan diye görmek mümkün. Oysa tasavvurun bu derecede etkili bir biçimde gerçek/leşmesi, özellikle bir yıkımın bu oluşuma eşlik etmesi, birçok düşünürün farklı zamanlarda dile getirdiği 'risk toplumu' kavramının somutlaşmasına da yol açıyordu. Dünya, Amerikalı iktisatçı Galbraith'in bir kitabına verdiği adla söyleyecek olursak sert bir biçimde 'kuşku çağı'na giriyordu. Ulrich Beck'in, modernitenin bir türlü kurmaya yetmediğini, hatta yüksek teknolojinin büsbütün tahrik ettiği ve neredeyse ortaya çıkmasına katkı sağladığını söylediği risk toplumu kavramı da bence aşılıyor, 'kuşku çağı' daha ağır bir süreç olarak yaşanmaya başlıyordu.
Batı, bu gerçekle belki ilk kez karşılaşmıyor. Yakın tarihte Çernobil olayı ve diğer ekolojik kısıtlamalar bu gelişmede bir rol oynamıştı. Ne var ki, onlar, her şeye rağmen daha 'uzak' kabul edilen tehlikelerdi. Oysa güvenlik sorunu herkesin etinde, kemiğinde ve daha önemlisi varlığında hissettiği bir şey. Dolayısıyla da dünya hızla yeni bir varoluşsal bunalıma doğru itiliyor.
İşte bu noktada diğer 'olumsuz gelişme' ortaya çıkıyor ki, onu ayrıca ele almalıyım.