Ne olur düşünce açıklanırsa?

Yargıtay'ın son olarak düşünce açıklama özgürlüğü bağlamında oluşturduğu kararın önemi açık. Bu kararla birlikte Türkiye'de sadece ifade özgürlüğü yeni bir dönemece ulaşmakla kalmıyor aynı zamanda demokrasinin temellendirilmesinde, algılanmasında da önemli bir noktaya ulaşılıyor.

Yargıtay'ın son olarak düşünce açıklama özgürlüğü bağlamında oluşturduğu kararın önemi açık. Bu kararla birlikte Türkiye'de sadece ifade özgürlüğü yeni bir dönemece ulaşmakla kalmıyor aynı zamanda demokrasinin temellendirilmesinde, algılanmasında da önemli bir noktaya ulaşılıyor. Böylece demokrasinin tekçil bir rejim olmadığı teslim
ediliyor ve tam tersine farklı ve ifade edilen görüşlerin, oluşturulan birbirinden ayrı pozisyonların bir arada bulunduğu bir rejim olarak tanımlanıyor demokrasi. Bu da demokrasinin nötr bir rejim olmadığını belirtiyor. Yani, demokrasi sadece bir yönetim biçimi değildir; aynı şekilde demokrasiyi sadece egemen bir ideolojinin diğer yaklaşımları kapatan üstünlüğü olarak görmek de mümkün değil. Bu bağlamda demokrasi düşüncenin açıklandığı, böylece politik pozisyonların belirlendiği ve bunların birbiriyle karşılaştıkları, güreştikleri (agonistik) bir olgudur. Bu yanıyla 'ifade' demokraside tavır almayı gerektiren ve siyasal alanın kurulmasına yol açan bir şeydir. Düşünce 'masum' değildir. Düşünce her durumda ve koşulda dürten, uyaran bir şeydir. Eğer buna rağmen farklılıklar bir arada bulunabiliyorsa demokratik bir süreçten söz açılabilir.
Yargıtay kararı öncelikle bu örtülü anlamı içeriyor. Bu niteliğiyle kararın 'İfade özgürlüğü doğrultusunda atılmış önemli bir adım' tanımlamasından ötede bir işlevi var. Çünkü, düşüncenin açıklanması tek başına bir şey ifade etmeyebilir. Elbette çok önemlidir, elbette demokratik yapının geliştirilmesinde büyük işlevi ve katkısı vardır ama, bilelim ki, ifade özgürlüğü düşüncenin kendisinden çok daha önemlidir.
Tam da bu nedenden ötürü bizim gibi bu alanı kısıtlamakla tanınan, kendisini öyle tanımlayan toplumlarda bu belirttiğim yaklaşım egemen otorite tarafından dolaylı olarak bilindiğinden ve bu anlayış farkında olarak ya da olmayarak değişik kesimler tarafından içselleştirildiğinden hemen akla açıklanan düşüncenin içeriği ve onun bizatihi demokrasiye dönük bir tehdit oluşturup oluşturmayacağı geliyor. Bu, 1970'lerde çok kaba biçimde ifade edilir ve adeta bir karikatür gibi denirdi ki, Marx'ı okullarda ders olarak okutmak söz konusu olabilir ama Marx'ın görüşlerine dayalı parti kurmak ve siyaset üretmek yanlıştır, devlet ona karşı önlem almak zorundadır. Bu model, bu önerme demokrasinin agonistik yapısını bilmemekten kaynaklandığı gibi, açıklanan bir görüşün tanımı gereği politik olduğunu anlamamayı içerir. O nedenle 'tehlikeli' sayılan neyse, o yönde görüş açıklanabilmeli, üstelik o görüş politik hale getirilebilmelidir de.
Buradaki kritik eşik açıklanan görüşün şiddet, cebir kullanmayı içerip içermediğidir. Bir başkasını cebren bir görüşü kabule zorlamak bu alanda benimsenmeyecek tek yaklaşımdır, buna karşı getirilecek kısıtlama tek geçerli kısıtlamadır. Zaten sorun şudur: devlet, şu görüş yanlıştır deyip eğer onu kısıtlıyorsa ve bunu bir 'önbelirleme', bir tür 'üstbelirleme' anlayışı içinde yapıyorsa o bizatihi dolaylı cebir kullanmak, ideolojik bir yaklaşımı zorla egemen hale getirmek anlamı taşır.
Politikanın önemi de budur. Politikleştirilmek istenen unsurun son mercii Anayasadır. Fakat burada unutulmaması gereken şey anayasanın bir uzlaşma metni olmasındaki gerekliliktir. Ama anayasanın özü kabul edilmezse ne olur sorusunun cevabı da gene o yaklaşımı politikaya taşımak ve orada işlenmesine olanak sağlamaktır. Çünkü, politika yıkıcı değil yapıcıdır ve ancak onun bu yapıcılığı benimsenirse siyasal alan kurucu bir işlev taşıyabilir. Dolayısıyla bugüne kadar Türkiye'de korkulan hiçbir zaman 'görüş' değil daima onun ardındaki 'politika' olmuştur. Yargıtay kararı her şey bir yana siyasetin meşrulaştırılmasıdır.