Necdet Yaşar ve yaz gecesi

Bakan o devasa binalardan birisine gelip bir toplantıya girecekti ama ne vakit orada olacağını bilmiyorduk.

Bakan o devasa binalardan birisine gelip bir toplantıya girecekti ama ne vakit orada olacağını bilmiyorduk. Biz epey kalabalık bir grup olarak çalışıyorduk. Bir ara odadan dışarı çıktım. Neredeyse karanlık koridorun en ucunda duran küçücük bir ilkokul sırasına ilişmiş bir adam gördüm. Yolum o yanaydı. Yanından geçerken, bu rint (kendisi 'kalender' diyor) görüntülü, gözleri başka bir şeylere bakan, insanı mahcup eden tevazuu her halinden belli adamın Necdet Yaşar olduğunu fark ettim. Öylesine bekliyordu.
Bir şey söyleyemeden odaya döndüm fakat aklım orada kalmıştı. Dağ gibi Necdet Yaşar, orada öylesine, belli ki, çok alışkın olduğu bir sabırla oturuyor olmalıydı. Aradan bir zaman geçtikten sonra tekrar çıktım; orada, büyük bir karanlığın içinde, ama kendi içine gömülmüş öyle oturuyordu. Kendisiyle hiç tanışmamıştık. Onat Kutlar yakın arkadaşı olduğunu söylemiş, 'Beraber gideriz' demişti.
Yanına gittim. 'O' olup olmadığını sordum. Bir çocuk duyarlılığıyla yerinden kalktı, kendisini tanıttı. Kendisini nasıl tanımazdım? Henüz hayatta olan Onat Kutlar'dan söz ettik. Osmanlı müziğine duyduğum ilgiden dem vurduk. Nota, saz bilmediğimi, sadece dinlediğimi vurgulayınca, "Ne gam" dedi, "sevmek kâfi değil mi?"
Bir yurtdışı seyahat konusunda çıkmış bir sorunu bakana aktarmak için bekliyormuş. Hiç beklememesi gerektiğini, işi izleyeceğimi belirttim. Zahmet olacağını söyledi. Birilerini rahatsız etmiş olmaktan duyduğu tedirginlikle ona çok yakışan dağınıklığı içinde kayboldu gitti.
İçimden 'Yahu' dedim, 'hayran bıraktığı Menuhin de bir bakanı böyle bekler mi?' Daha doğrusu, 'Menuhin'e bakan beklettirilir mi?' Sonra söylediğimde, hatır kırmaz ve olumlu Fikri Sağlar işini hızla çözdü. Kendisini gene bir defa uzaktan eşiyle birlikte gördüm. Bu defa, yüzünde, bütün çocukluk kırılganlığını suratında taşıyan insanların, eşlerinin yanında duydukları rahatlık vardı.
Şimdi, günlerdir, gece yarılarından sonra, ortalığın sesleri biraz dindikten sonra, sıcak yaz gecelerinin artık görmediğimiz yıldızlarla dolu göğüne karşı, onun Kalan Müzik'ten çıkmış son albümünü dinliyorum. Birincisini de aynı hayranlık duygularıyla izlemiştim.
Necdet Yaşar, bana göre artık tamamlanmış, bitmiş olan Osmanlı müziğini üstadı saydığı Tamburi Cemil Bey anlamında yenileyen birisidir. Bu müzikte yapılabilecek yenileştirmelerin ancak geleneğin içinde yapılabileceğini, o büyük dairenin dışına çıkılarak oluşturulacak şeylerinse başka şeyler olduğunu açıkça göstermiştir. Albümün içindeki broşürde Bülent Aksoy'un yazdığı gibi Necdet Yaşar bu anlamda üç büyük virtüoziteyi ortaya koyuyor.
Tambur tekniğini Cemil Bey'den aldığı elle bambaşka bir boyuta taşıyor. Bu dar sesli sazın hacmini sol ve sağ el teknikleriyle en uç noktasına eriştiriyor. Taksim ve doğaçlamayı efsane birtakım sazendeler gibi başlı başına bir yapıt olarak düşünüp gerçekleştiriyor. Buna bağlı olarak makam konusunda örnek alınması gereken bir birikim ve güç sergiliyor. Ama bütün bunlarla birlikte ve bütün bunların ötesinde, ortaya koyduğu müziğin evrensel bir tınıya dönüşmesini sağlamış, bunu da büyük bir yaratıcılık ve iç derinliğiyle gerçekleştirmiştir. Yahya Kemal'in yanından ayırmadığı Tamburi Cemil'in 'eski plağını' yaşar yenilemiştir.
Necdet Yaşar'ı, Suzidil ve Muhayyer Kürdi saz semailerini, Beethoven'ın geç dönem yaylı çalgılar dörtlülerini dinlemek: gecenin yarısında. Onun iyice koyulaşmış ıssızlığına ve mürekkebine o kadar yakışmaları ansızın onları yırtmalarına bir ışık ve aydınlık seli doğurmalarına engel değil.