Nostalji ve modernite

ANAP kongresini yaptı ve yeni genel başkanını seçti. Bu, çok fazla bir şey ifade etmiyor.

ANAP kongresini yaptı ve yeni genel başkanını seçti. Bu, çok fazla bir şey ifade etmiyor. Belli bir süreçte hazırlanmamak, toplumsal/siyasal herhangi bir proje üretmemekse söz konusu olan, başka birisi de seçilebilir, durum gene değişmezdi.
Bu şartlar altında merkez sağın 'derlenip toparlanması' diye bir nakaratı daha fazla tekrarlamak anlamsız. Merkez sağın bu yapı içinde bir araya gelse de gelmese de bir anlam taşımayacağı besbelli. Üstelik burada ilginç bir nokta daha var: Köprülerin altından bunca su aktıktan ve 3 Kasım fırtınası esip geçtikten sonra şimdi geriye dönüp, merkez sağ, birleşmek gibi başka bir konjonktürün kavramlarıyla düşünmek tarih dışı bir yerden konuşmak oluyor. Çünkü, 3 Kasım seçimleri, Türkiye'deki beklentinin de arayışın da artık başka noktalarda düğümlendiğini gösterdi. Bunu bir veri olarak almadan ve yeterince irdelemeden sadece parti tabelalarının veya genel başkan isimlerinin kitleleri uyaracağını varsaymak tam bir ham hayal.
Bu kervana CHP de dahil. Seçim olgusunu, seçimin sonuçlarını en az parlamento dışında kalan partiler kadar, belki de onlardan daha da az anlayan CHP hızla kendi üstüne kapanmaya doğru sürükleniyor. Bir partinin elinden gelen sadece devlet seçkinlerinin ve merkeziyetçi/vesayetçi ideolojinin sözcülüğünü yapmaksa ve tüm söylemini o parti devlet referanslı olarak kuruyorsa çok dinamik bir kavram olan toplumla hiçbir noktada kesişemeyeceği ve kendisini taşıyacak bir toplumsal dayanak bulamayacağı açık.
Bütün bunların altında bizim çok nötr, çok yüzeysel, çok biçimsel bir kavram diye algıladığımız modernite yatıyor.
Gerçekten de biz moderniteyi salt bir durum veya basit, bazı biçimsel adımların atılmasıyla tamamlanmış bir şey sanıyoruz. Kuşkusuz bundan çok daha ileri bir şey modernite. Öncelikle de her dönemin kendi koşulları içinde yarattığı, ürettiği, birbirinden farklı moderniteler var. Dolayısıyla modernite, bir tarihsel durum olarak ele alındığında, sürekli olarak bir sonraki oluşumla bütünleşmek olarak gösteriyor kendisini.
İkincisi, modernite mutlaka belli bir biçimle tanımlanamaz. O kabul edilmiş, modern olduğu varsayılmış biçimin dışındaki bir başka görüntünün modernlik içermesi de mümkün.
Oysa ne sağda ne de solda yer alan partiler böyle bir modernite anlayışını içleştirmiş görünüyor. Hatta, bu siyasetlerin moderniteden anladığı tam tersi bir şey.
İrdelediğimiz yaklaşımlar, moderniteyi tarihin belli bir döneminde tanımlanmış, hiç değişmeyecek o mutlak ve donuk durum olarak kabul ediyor. Özü değişmek, dönüşmek ve tarihsellik olan modernite bu kesimler için durağanlık ve gelenek. Bu da şöyle bir şey: 'orada' belli bir durum vardı. O durum bir kaza sonucu kesintiye uğradı. Yarın koşullar değişecek (niye değişeceği meçhul), kopukluk giderilecek ve her şey kaldığı yerden devam edecek. Bugün yaşananlar da kötü bir hatıra olarak anımsanacak. O yüzden CHP 1930'ları, ANAP 1983, DYP de 1950 ruhunu özleyip duruyor.
Oysa böyle olmadığı apaçık. Her şeyden önce bugünkü durumu meydana getiren bütün bir toplumsal süreç var. O bağlamda da modernlik kimsenin tekelinde değil. Hatta belli bir durumun öznesi de modern olmayabilir. Modernlik bu anlamda bir tarihsel durum olduğu kadar da bir zihinsellik. Bir kavrayış biçimi. Modernliğin kalıcı öznelerin aşılır olmasının nedeni de bu. O nedenle geriye dönüşle modernite kurmak söz konusu olamaz. Modernite, kopuklukları ve sert dönüşümleri içerir.
Modernite nostalji barındırmaz. Nostaljiyi siyaseten yaşayanları da sırtında yük olarak taşımaz.