Okullarda arkeoloji

Bu sayfada genellikle siyasal olguları söz konusu edinen yazılar yazıyorum. Arada bir kültürel meseleler üstünde de duruyorum, fakat onları daha çok perşembe günleri kültür-sanat sayfasında yayımladığım yazılarda ele alıyorum.

Bu sayfada genellikle siyasal olguları söz konusu edinen yazılar yazıyorum. Arada bir kültürel meseleler üstünde de duruyorum, fakat onları daha çok perşembe günleri kültür-sanat sayfasında yayımladığım yazılarda ele alıyorum.
Geçen hafta o sayfada ulusal arkeoloji konusunu tartıştığım bir yazım çıktı. O yazıya beklemediğim kadar tepki geldi. Bunların tamamı olumlu, fakat arkeolojinin içinde bulunduğu koşullardan yakınan, onları irdeleyen şeylerdi. Buna belediyeler de, arkeologlar da, öğretim üyeleri de dahildi. Yazımda, ulusal arkeoloji kavramının önemine işaret ediyor, öncelikle bu konunun açılımları konusunda sahip olduğumuz yetersizlikleri sıralıyordum. Ulusallığı ayrı bir sorun olarak işliyor ve asıl arkeoloji bilincinin önemi üstünde duruyordum. Bu bağlamda mesele gelip arkeolojinin kullandığı parasal ve diğer maddi olanaklara dayanıyor. Üniversite eğitimi,
müze, arkeolojik alanlar, çıkarılan malzemenin kullanımı gibi kısıtlamalar var işin içinde. Yazım çıktıktan birkaç gün sonra kötü bir tesadüf eseri, kendisini bilmez birisi İvriz Kaya Tapınağı'na kurşun sıkıp canım eseri parçaladı. Bu haber gazetelere yansıdı. Fakat yapacak fazla bir şey yok. Gerçekten de açıkta, bir ören yerinde bulunan bir tapınağa dönük, hele ona kurşun atılmasını engelleyecek bir önlem bulmak neredeyse olanaksız denecek kadar zor.
Mehmet Y. Yılmaz, köşesinde bu konuyu ele aldı. Yazısının sonunda nicedir üstünde konuştuğumuz bir öneriyi gündeme getiriyor ve acaba diyordu, arkeolojik alanlardan çıkarılan birçok yapıt liselerin, üniversitelerin bahçelerine, salonlarına yerleştirilemez mi?
Bu konuyu ben de yazımda vurgulamıştım. Daha önceki yıllarda Kültür Bakanlığı'nda danışmanlık yaparken de bir ara aklıma gelmişti. Fakat sonradan niçin gerçekleştirilemediğini şimdi bilemiyorum. Fakat bu benim içtenlikle benimsediğim bir düşünce ve öneri.
Eğer belli bir ören yerinden elde edilen bulguların bazılarını öncelikle bölgedeki okullara yerleştirebilirsek bir taşla herhalde iki kuşu vurmuş oluruz. Öncelikle o yapıtların bir bölümüne, Yılmaz'ın da işaret ettiği gibi, belli bir koruma getirebiliriz. İkincisi, öğrenciler o yapıtlarla iç içe büyürler, yetişirler. Bu, az şey değildir. Üçüncüsü, müzelerimiz bu konuda alan, hacim olarak yetersiz. Depolardaki eser miktarının sergilenenlerle mukayese edilmeyecek kadar fazla olduğunu cümle âlem biliyor. Okullara sadece ören yerlerinde kaderine terk edilmiş parçalar değil bunlar da taşınabilir.
Akla kaçakçılık sorunu geliyor. Eh, devlet kendisine o kadar da itimat edecek. Bir kurum ötekine bir parçayı zimmetleyebilir. Üstelik okula yerleştirilen arkeolojik yapıtın başka ve ilk elde akla gelmeyen iki yararı daha olacaktır. Türkiye'nin tamamı bir açık hava müzesi görünümünde ve ne yazık ki, bu açık hava müzesinin sınırsızlığı bile sahip olduğumuz birikimi karşılamaya yetmiyor. Kaçakçılık denilen olayın kökeninde bu yatıyor, ama başka bir şey daha var. O da arkeoloji konusundaki bilinçsizlik. Oysa o yapıtlarla daha erken bir dönemde karşılaşan insanlar onlara sahip çıkma konusunda da bir duyarlılık geliştirecektir. En önemlisiyse o yapıtlara bakarak tarihin bir kopuş değil bir eklemlenme olduğunu, farklı kültürlerin varlığı ve karşılıklı etkileşimi konusunda bir görüşe sahip olacaktır. Bir önceki kültürü benimsemek, onu sahiplenmek, onu içselleştirmek güncel demokrasi anlayışının da en önemli önkoşuludur. Ben de Yılmaz'ın yazısını bitirdiği gibi bitireyim: Okullarda arkeolojiden hareketle sadece sanat-kültür değil, bir demokrasi bilincine erişileceğini de düşünmek çok mu hayal?