Ölüler hatırlamaz, ya diriler?..

Türkiye, 1970'lere hiç de öyle ansızın gelmez. Tam tersine, ardında bir kan izi bırakarak erişir. 1960 darbesinden sonrasına başbakanını ve iki bakanını, araya giren onca insana ve belki sessiz ama olanları dehşetle izleyen bir kamuoyuna karşın, asarak girer.

Türkiye, 1970'lere hiç de öyle ansızın gelmez. Tam tersine, ardında bir kan izi bırakarak erişir. 1960 darbesinden sonrasına başbakanını ve iki bakanını, araya giren onca insana ve belki sessiz ama olanları dehşetle izleyen bir kamuoyuna karşın, asarak girer. Bununla yetinmez. Böyle kan akıtmayı bir marifet ve bir zorunluluk olarak benimseyen ve tanımlayan kesimler demokrasiye geçilmesini engellemek ister. Bir anlamda yenilirler. Bu defa iki subay yeni cuntalar örgütler ama başaramaz. Bu defa onlar asılır. Nihayet 1971 yılına sokaklarda yaşanan ölümlerle gelinir. Sonra gene öldürmeler başlar, hem de ne şiddetle. Kaçacak deliği olmayanları bile devlet yok etmektedir. Kızıldere'de kuş olsa bir yere gidemeyecek genç insanlar bir abluka altındayken gözler hiç kırpılmadan öldürülür. Yetinilmez. Bu defa üç genç darağacına çıkarılır. Onların da canı alınır.
Devleti kanla yıkamak süreci devam eder. 1975-80 arasında, 'Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz' diyen, 'Tetik çekenle tespih çeken bir olur mu?' diyen bir başbakanın hırsı ve inadıyla beslenen bir kesimin bilinçli, denetimli ve destekli örgütlenmesi sonucunda devam eden iç savaşta (evet, Türkiye'de 'Hiçbir zaman iç savaş olmadı' diyenler bütünüyle yanılıyor veya yalan söylüyor) 5 bin kişi öldü. Bunların bazıları, sonradan devlete kapılanan kişilerin yönlendirmesiyle, evlerinde vurularak, boğularak öldürüldüler. Bu neredeyse hiçbir şeydir(!). Ardından 12 Eylül darbesi gelir.
12 Mart'ın 'balyoz'una ve 'gerekirse makabline şamil kanun çıkaracağını' söyleyen zihniyetine neredeyse rahmet okutacak bir sertlikle toplumun üstünden geçen bu askeri darbe, varlığını şiddet üstüne kurmuştu. 18 yaşını doldurmamış gençler asıldı. Yüz binlerce insan hapishanelere tıkıldı. On binlerce insan görülmemiş işkencelere maruz kaldı.
Bu şiddet faili meçhul cinayetlerle devam etti. Derin devletle devam etti. Devlet, elinde tuttuğu şiddet ve ölüm tırpanını bir an olsun toplumun üstünden eksik etmedi. Ondan öncesi de var. İttihatçıların silahşorları, fedaileri var. Yakup Cemil'ler var, İstiklal Mahkemeleri var. Kısacası, bu devlet, meşru gayrimeşru şiddeti acımasızca kullanmaktan çekinmedi asla. İhlal edilen insan haklarıyla, daha bugünlerde savcılar tarafından açılan davalara konu olan olaylarla.
İşin garip yanı o ki, bunların hiçbirisi hatırlanmıyor. Hatırlanmak istenmiyor. Şimdi kültür araştırmacılarının, sosyologların, sosyal psikologların irdelediği bir unutma, yok sayma, görmezden gelme, hatırlamama, üstünde konuşmama sürecini bitmez, ağır, kurşun bir uyku gibi üstüne çekip uyuyor bu toplum. Tam tersine, her defasında devlet bunca olayın içinden bir kez daha aklanarak, daha fazla güçlenerek, övülerek, yüceltilerek çıkıyor. Bu, tesadüf değil elbette. Toplumun hafızasına üstüne kaplanmış milliyetçilik zırhı, milletle devleti özdeş gören ama milleti daima devletin bir aracı sayan kurucu ideoloji bu oluşumun en önemli etkenleri. Her sabah varlığını Türk varlığına emanet edeceğine dair yemin içtirilen bir çocukluktan geçerek yetişiyor Türkiye'de insanlar. Devleti dokunulmaz, erişilmez kılan bu yaklaşım, toplumsal zihindeki varlığını canlı tutmak için milliyetçiliği popülist söylemle, yaklaşımla özdeşleştiriyor. Onu sürekli bir endoktrinasyonun öznesi yapıyor. Zaman zaman, şimdi olduğu gibi, iş büsbütün azar. İnsanlar sokaklara dökülür, kilometrelerce uzunlukta bayraklar taşınır.
Hatırlamamak, bir acıyı bastırmanın yolu olabilir ama unutmanın getirdiği ayrı bir acının olduğunu hiç hatırlamamaya ne demeli?