Ömer Tarkan ya da huzur

Ömer Tarkan'ın bedenini çok da kalabalık olmayan bir öbek insanla birlikte toprağa yerleştirdikten sonra her zamanki sükûneti ve duyarlılığıyla yanımda duran Mehmet Yılmaz'a 'Hayatta huzur önemli şey' dedim.

Ömer Tarkan'ın bedenini çok da kalabalık olmayan bir öbek insanla birlikte toprağa yerleştirdikten sonra her zamanki sükûneti ve duyarlılığıyla yanımda duran Mehmet Yılmaz'a 'Hayatta huzur önemli şey' dedim. Sadece ben değil, o hüzünlü törene katılan herkes söz konusu Ömer oldu mu aynı şeyi tekrarlıyordu. Onun iyi eğitimine, keskin zekâsına, entelektüel birikimine rağmen hayatta bir türlü bulamadığı huzura çok sevdiği Nakkaştepe'de dünyanın en güzel şeyi olan Boğaz'ın her an bir ışıkla değişen, her an başkalaşan sularına karşı yatarken ermesini diliyordu. Ölüm bu insan için 'asude bir bahar ülkesi' olsun isteniyordu. Öldüğü gün onu yanında Ümit Gürtuna'yla birlikte 'eski Ankara'nın bir sokağında görmüştüm. Belli ki, öğlen yemeğinden dönüyorlardı. Ayaküstü konuşmaların uçuculuğu içinde ettiğimiz üç-beş sözden bana yorgun, dünyaya sıkıntıyla bakan bir çift göz kaldı.
Bu huzursuzluğu yaratan şeylerden birisi belki bazı insanların içinde kaynayan, ne patlayan ne de sönen ama daima uğuldayan, o ne olduğu tam anlaşılamamış yanardağdı. Bu diplomat gazetecinin hayatına giren kadınlar, eşler, işler, partiler, elinden asla düşmeyen sigara daima bir arayışın ve bir türlü bulamamanın bir nebülözü gibiydi.
Bunda belki bazı insanlar gibi 'büyüye' inanmamasının da bir etkisi vardı. Eşyanın, yaşamanın, kendisinde, özünde saklı duran, insanı aldatan ama o aldanma içinde mutlu da eden büyü. Hayatın sihri diyelim. Oysa o elindeki oyuncağı, içinde ne olduğunu öğrenmek için kırıp parçalayan, öylece de o büyüyü yok ederek ikinci bir oyuncağı bekleyen, bu defa aynı şeyi ona yapacak olan birisiydi. Bu biraz da zekâsının, gerçekçiliğinin, yaratıcılığının bir özelliğiydi. Ama öyle şeyler ki, bunlar, her defasında sizi hiç olmayacak şeylere inanmaya da götürebiliyor. Hele bir de sabır denilen o ateş ruhunuzun telaşlarını dağlamamışsa bu defa çok renkli, ışıklar saçan bir yıldız gibi sürekli olarak kaymaya başlıyorsunuz.
Bu, işin bir yanı sadece. Murat Yetkin, cumartesi günü Radikal'de yayımladığı çok güzel yazıda, böyle bir hayatın diğer cephelerini yazdı, Ömer Tarkan'ın kişiliğinde. Son derecede önemli bir yazıydı. 1950'lerde doğan, 1960'ın toplumsal dönüşümüne tanıklık eden, 1970'lerde üniversitede okuyan, 1980 darbesine maruz kalan ve ardından gelen çalkantıları yaşayan bir kuşak bu. En önemli özelliği toplumsal bilinci ve sorumluluk duygusu. Bu özellikleri o kuşağın insanlarına kendilerine özgü ve sınırları sadece kendi tercihleriyle belirlenmiş bir hayat hakkı vermiyor. Düşüncesi bu insanların öncelikle ve özellikle Türkiye. Ardından belli bir 'eylem' tutkusu geliyor. Bunu sağlamak için gerektiğinde kendisine, kimliğine, kişiliğine en uzak işlere bile kalkışmak. Hatta ölmek. Ömer, bütün kapasitesini, sürekli olarak dalgalanan bu toplumda bu yönde harcadı.
İşin beni asıl ilgilendiren yanı şuydu: o Türkiye'yi dilediğince yaşadı veya yaşayamadı ama önemli olan Türkiye'nin o çapta, birikimde, yetenekte birisini yeterince değerlendirip değerlendirememesiydi. Ve ne yazık ki, şimdi geriye dönüp baktığımda bu sorunun yanıtının olumlu olduğunu söylemek çok zor. Onlar, Namık Kemal'le birlikte bais-i şekvanın hüzn-ü umumi olduğunu söylüyor ve 'kendi derdi gönlümün billah gelmez yadıma' diyordu ama... Huzursuzlukları kişisel olduğu kadar"da toplumsaldı. Ya da diyelim ki toplumsal olanın kişiliklerinde somutlaşmasıydı.
Boğaz akıyor, çınarların, servilerin koyu gölgesinden havalanan güvercinlerin kanat şakırtıları bir erken ölümden duyduğumuz
utancın suskunluğu içinde ayrılıyoruz Nakkaştepe'den, Ömer'i yalnızlığıyla ve erinciyle baş başa bırakarak.