Ordunun siyaseti, siyasetin aklı

Türkiye, demokrasiye geçtiği ilk günden beri ordu-siyaset ilişkisini tartışıyor.

Türkiye, demokrasiye geçtiği ilk günden beri ordu-siyaset ilişkisini tartışıyor. Orduyla siyasal sistem arasındaki ilişkinin Türkiye'de ne kadar özgül temellere oturduğu malum. Bunun altında Türk modernleşmesinin kendisine has yapısından kaynaklanan nedenler var, modernite anlayışının zihinsel özellikleri var. Ama ordu-siyaset ilişkisini sadece bu noktalara gönderme yaparak, sadece bunları hatırlayarak ele almak ve sadece bu bağlamda değerlendirmek gerekmez. Aksini öne sürmek modernite kavramının kendisini anlamamak, onu bir iç çelişkisine doğru sürüklemektir. Çünkü, modernite, her şeyin salt gelenekle açıklanamayacağını, hatta geleneğin aşılmasını, dönüştürülmesini öngören bir olgudur.
Türkiye'nin yaşadığı onca siyasal dönüşüm ve onları etkileyen, öne çıkaran toplumsal, kültürel farklılaşma, böyle, ileriye dönük bir açıdan ele alınması gerekirken ne yazık ki, tam tersi bir noktada düğümleniyor ve sistem her defasında orduyla bir biçimde karşı karşıya geliyor. Bu, mutlaka bir zıtlaşma anlamına gelmez. Ama, ordunun kendisini bir biçimde hissettirdiği anlamına gelir.
İşler neredeyse kaçınılmaz olarak bu noktada. MGK, bir olgu olarak sistemin içinde. AB sürecinde değiştirilmesi öngörülen diğer askeri uygulama ve yaptırımlar, sistemin bir başka parçasını meydana getiriyor. Kısacası, orduyla sistem bir biçimde iç içe geçmiş durumda.
Belki iş bu kadarla sınırlı kalsaydı gene de daha kolay hal çareleri bulunabilirdi. Ama, daima onun ötesine geçen bir süreç var. Ordu, 'bir ideoloji üreten kurum olarak' sisteme müdahale ediyor. Kısacası, ordu, siyasetin içinde ve orada durduğunu da açıkça gösteriyor, duyuruyor.
Son toplantıda Genelkurmay Başkanı Özkök'ün söylediği bir cümle bu açıdan çok dikkat çekici. Özkök, 'Politikalarımız, desteğini maalesef ekonomiden çok silahlı kuvvetlerden almak zorunda kalmıştır' (Radikal, 9.1.2003) diyerek ortaya son derecede önemli bir görüş atıyor. Burada, 'maalesef' sözcüğünün ne anlama geldiği yeterince açık değil. Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullarda kendi politikalarını sürdürecek bir ekonomik güce sahip olmamasını mı işaret etmektedir, yoksa ordunun destek vermek zorunda kalmış olmasını mı, bilemiyoruz. Gerçi orgeneral Özkök ikinci cümlede
'TSK'nın gücünün en büyük düşmanı onun siyasete bulaştırılmasıdır' diyor ama o da açıklayıcı olmaktan çok yeni sorular üretmeye yatkın bir cümle.
Bununla acaba ordunun hele böyle bir dönemde siyasete müdahale edeceği mi dile getiriliyor, örtülü olarak?
Yaşananlara bakınca bu soruyu zaten olumsuz yanıtlamak olanaksız. Özkök'ün açıklamalarını Milliyet 'Muhtıra gibi' manşetiyle verdi (9.1.2003). Gene Milliyet, bizzat Özkök'ün açıklamalarını yorumlayarak '28 Şubat sürüyor' sonucuna varmış.
Bütün bunlar ordunun nerede durduğunu gösteriyor. Sistemin bu noktada bulunmasını da 'Maalesef' diye tanımlamaktan başka çare yok. Bu, ordunun siyaseti. Ama her şey bu kadarla sınırlı değil. Sistemin siyasal kanadını da sorgulamak gerekir. YAŞ kararıyla ordudan ihraç edilen bir kişinin Meclis Milli Savunma Komisyonu'nun başına getirilmesi bir meydan okumadır. Doğrudur, yanlıştır ayrı, ama bunun hangi sıkıntıları yaratacağını bile bile bu karara varmak bir yaklaşımdır. O zaman, niye bir süre sonra aynı kişi istifa ettiriliyor? Bunun akılla, mantıkla bir ilişkisi olabilir mi? Ya oraya getirilmez o kişi ya da bir hesap yapılıp getirilmişse işe devam edilir.
Orduyu sorgulamak gerekli, ama bir o kadar da siyasetin aklını sorgulamak gerekiyor galiba.