Piyasa ve eşitlik

Savaş, Türkiye'de başka tartışmaları tetikledi. Onların başında piyasa konusu geliyor.

Savaş, Türkiye'de başka tartışmaları tetikledi. Onların başında piyasa konusu geliyor. Aslında bu tartışma çoktan yapılmalıydı, ama 1980'lerden bu yana devam eden neo-liberal ekonomilerin dünya egemenliği o kadar şiddetliydi ki, bu konuda eleştirel yaklaşımlar geliştirenlerin söyledikleri uçup gitti. Bu olumsuz durumun ortaya çıkmasında sol siyasetlerin yaşadığı büyük gerilemenin de yabana atılmayacak bir payı vardı. Fakat, bunu tersinden söylemek ve gene piyasa yanlısı yeni sağ siyasetlerin, tam da bu nedenle sol siyasetleri dışladığına değinmek gerek. Fakat şimdi toz duman biraz dağılır gibi oldu. Bir süre sonra bir yeni değerlendirme daha yapılacaktır.
Türkiye'deki gibi sorunu bir kesin piyasa yanlılığı veya karşıtlığı üstüne kurmak anlamsız. Piyasa, artık dünyada vazgeçilmez bir gerçek. Komuta ekonomilerinin, merkezi yönetimlerin bir şansının kalmadığı, sadece yakın geçmişte belli toplumlarda yaşanan olumsuz sonuçlara bakılarak verilecek bir hüküm değil. Elbette o bir hayli önemli. Ama, onun da ötesine geçen bir şey söz konusu artık: Bugünkü dünya insanının siyaset ve toplum kurgusu daha farklı bir yönelimi reddedip dışlıyor. Bunda da komuta ekonomileriyle merkezi, otoriter ekonomik yaklaşımların arasındaki ilişki
rol oynuyor. Yani ekonomik liberalizmle, siyasal liberalizm özünde birbirinin bütünleyicisi olan iki kavram.
Ne var ki, bütün sorun da oradan kaynaklanıyor. Yeterince gelişmemiş, güçlenmemiş ekonomilerin ve toplum yapılarının hiçbir ek önlem almadan kendilerini doğrudan doğruya piyasa ekonomisinin 'doğal' şartlarına terk etmesi, ortaya 'vahşi' denilen bir kapitalizm süreci çıkarıyor ki, asıl sorun o! Çünkü, liberalizm, tarihsel açılımı itibarıyla bir doğallık arayışıdır. Müdahalenin olmadığı ve her şeyin kendiliğinden oluşacağına inanan, güçlünün ayakta kalacağını varsayan evrimci bir yaklaşımdır. Bu, siyasal, daha doğrusu ideolojik tercihtir.
Buna mukabil karşı tarafta yer alan siyasal modellerden özellikle benim ilgilendiğim sosyal demokrasi, kapitalizmin ve piyasa kurallarının 'artık' ihmal edilemeyeceğini daha 20. yüzyıl başında Bernstein aracılığıyla ilan ediyordu. Ne var ki, aradan geçen sürede, yani bütün bir 19. yüzyıl arayışında ve özellikle de 1945-1980 arasındaki oluşumlarda sosyal demokratlar üç şeyden vazgeçilmeyeceğini savunarak bugünkü Avrupa'yı oluşturdular. Bunlar demokratik düzen, kapitalizm ve eşitlik düşüncesi. Dolayısıyla sosyal demokratik yaklaşım liberal düşüncenin temel parametrelerine eşitlik düşüncesini eklemiştir. Gerçi, 1945-1980 arasında Avrupa'da uygulanan sosyal demokratik politikalar daha ziyade devletçi bir model uygulamıştı, ama daha 1959'dan başlayarak özelleştirmenin kaçınılmaz olduğunu da hem dile getirmiş hem de benimsemişti.
Nitekim 1980 sonrasında hızla uygulanan bu politikalar sonucunda baş gösteren emsali görülmemiş küresel yoksullaşma, gelir dağılımındaki akıl almaz eşitsizlik, şimdi dünyayı bu modeli gözden geçirmeye itiyor. Bu gözden geçirme, reform, mutlaka piyasa ekonomisiyle komuta ekonomisi arasında iki uçtan birisini seçmeyi gerektirmiyor. Kapitalizmin kâr maksimizasyonuna dayalı temel mantığının eşitlikçi bir anlayışla bütünleştirilmesini varsayıyor. Çünkü piyasa ekonomisinden, onun ötesinde bir vazgeçiş bugünkü konjonktürde olanaksız.
Katı piyasa ekonomisi cemaat kültürlerinin ve bilinçsiz sol kültürlerin gelişmesine yol açtı bütün dünyada. Türkiye'de de AKP bu oluşumun bir sonucudur. Şimdi onlara düşen bu eşitlikçilik adımlarını atmaktır. Piyasa elden gidiyor diye savaşa teslim olmak değil!