Politikanın üniversitesi

Politikaya karşı üniversitele-rin bir duyarsızlık içinde bulunmasını talep etmek, ancak totaliter yönetimlerin anlayışıdır.

Başbakan Erdoğan'la üniversite rektörleri arasında cereyan eden savaşın bazı nedenlerini daha önce bu köşede yazdığım için onlara tarihsel, toplumsal bir çerçeve içinde yeniden değinmeye gerek yok. Zıtlaşmanın temelini üniversite ve politika ilişkisi meydana getiriyormuş gibi göründüğünden onun bugünkü görüntüsü üstünde durmak daha anlamlı. Fakat önce bir yanlışı saptayarak işe başlayalım. O yanlış üniversitelerin politikadan arındırılması çabası.
Üniversitenin politikaya karşı bir bağışıklığının olması ne anlamlıdır ne de gerekli. Tam tersine, bir düşünce üreten kurum olarak üniversite politika da üretecektir. Politikaya karşı üniversitelerin bir duyarsızlık içinde bulunmasını istemek ancak totaliter yönetimlerin anlayışıdır. O yönetimlerde üniversite politikaya karşı duyarsızlaşarak politika yapar.
Böyle bir kabul bizi neyin politika yapmak olduğu ve politika yapmanın sınırları sorusuna götürür. Dikkat edilirse bir nokta dışında ben yukarıda daha çok politika üretmekten söz ettim. Bu düşünsel bir kavramdır. Politika yapmaksa daha çok gündelik siyasal olaylar karşısında tavır takınmak, görüş bildirmek, belli bir tutum içinde olmak (ya da bunların tersi) anlamına gelir. O yönden bakınca üniversitelerin her gündelik sorun karşısında bir cevap üretmesi ne beklenir ne de istenir. Ayrıca üniversite dediğimiz alan tek bir görüşten oluşmuş yer değil. Üniversitenin içinde farklı, birbiriyle çelişen görüşlerin bulunmasından daha doğal bir şey olamaz. Dolayısıyla 'üniversitenin görüşü' oldukça muğlak bir kavramdır.
Bu mantığın getirdiği bir soru daha var: üniversiteler ne tür kurumlardır? Bunlar sivil örgütlenmeler midir, bunlar devletin organları mıdır? Özellikle kıta Avrupası'nda üniversite devlete ait bir kurumdur. Fakat özerklikleri ve özellikleri nedeniyle bunların devletin tasdikçisi, devletin bürokratik kurumları olması beklenmez. Üniversiteler toplum içinde fakat bir anlamda da toplum üstünde 'gri bölge'de yerleşik kurumlardır. Ama herhalde bunları birer sivil toplum kuruluşu gibi görmek de yanlıştır.
Bütün bu önermelerle birlikte bakınca Türkiye'de her zaman birbiriyle çelişmiş iki görüşten söz edilebilir: iktidarlar daima üniversitelerin sessiz ve suskun alanlar, kurumlar olmasını istemiş, yasal düzenlemeleri de ona göre yapmıştır. Bugün de böyle bir çaba var. Bunu görmek gerekir. Buna karşılık üniversite kesiminden belli bir tepki yükseliyor.
Mevcut iktidarın çabası, Başbakan'ın belirttiği gibi, bazı üniversitelerin yaptığı 'ağır siyaset'i engellemektir. Bu siyaseti üniversiteler mi yapıyor, yoksa bazı rektörlerin kişisel tutumları mı bu duruma yol açıyor, emin değiliz. İkincisi daha baskın bir gerçek gibi duruyor ve bu yaklaşımların üniversite-politika ilişkisini oldukça saptırdığı belli. Çünkü, ortada saklanamayacak bir gerçek var: belli üniversite yönetim ve yöneticileri bugünkü iktidara baştan beri ve baştan başa karşı. O nedenle de ortada üniversite kavramını aşan bir siyasal kurgu var. Üstelik o kurgunun bir bölümü İstanbul Üniversitesi Rektörü'nün söylemiyle bir hayli 'arkaik' bir içeriğe de sahip. Rektörün 'ordu-gençlik el ele' türünden Türkiye'deki belli darbeleri hatırlatan niyet ve saptamalarına hiç gerek yok. Ordu ve gençliğin el ele olduğunu, olması gerektiğini saptayan bir olgu da bulunmuyor.
Bu durumda yapılması gereken tek şey tarafların hırslarından vazgeçmesi. Anlamsız bir kutuplaşmadan kaçınması.
Bu, hem politika yapmaktır hem de akıllı politika üretimine olanak veren en doğru ve kestirme yoldur.