Rüşvet ve savaş

BMsilah denetçilerinin raporu üzerindeki tartışma sürüyor, daha da sürecek.

BMsilah denetçilerinin raporu üzerindeki tartışma sürüyor, daha da sürecek. ABD, bu süreçte her şeyi kendi görmek istediği ve kendi işine geldiği gibi yorumladığından, hatta savaş kararını başta alıp şimdi olayları o kararı meşrulaştıracak biçimde düzenlemeye çalıştığından raporu her durumda kendi konumunu güçlendirecek bir belge diye yorumlayacaktı. Öyle de oluyor.
Bu durumun önemli sonuçlarından birisi, sürekli vurguladığım gibi, BM sürecinin çökmesi. Ona bağlı olarak da NATO süreci önemli yara alacak. Evet, daha başlangıçta belirtildiği gibi, 'Fralmanya' maddi açıdan ABD'nin bir hayli gerisinde bulunuyor ve bu nedenle kararını iddialı bir biçimde daha fazla devam ettiremiyor. Ama bu bir şeyi değiştirmez. Karşımızda gerek BM'yi gerekse NATO'yu doğrudan etkileyen çok ciddi bir çıkmaz var. Bu iki merkez de ABD'nin boyunduruğu altında. Tek kutuplu dünya bu demek. Dengenin kurulmadığı, mutlak gücün dengelenmediği bir dünyada eski bir sözü anımsamaktan başka yol kalmıyor: 'İktidar bozar, mutlak iktidar mutlak biçimde bozar!'
Bununla birlikte dünya kamuoyu olanlar karşısında sesini yükseltiyor. Savaş karşıtı eylemler yayılıyor. Siyasetçilerin siyaseten intiharı göze almadan bu oluşuma kulağını tıkaması mümkün değil. Dışişleri Bakanı'nın Bush'la görüşürken stadyumda karşılaştığı tepkiyi söz konusu edişi boşuna değil. Başbakan'ın evinde de ışıklar bir dakika karartılıyor.
Buna mukabil denebilir ki, bunlar, yani savaş karşıtları sadece bir avuç insandır. Bunlar bir şeyi değiştirmez, savaşın getireceği 'kendine özgü' bazı yararları vardır. Günü geldiğinde... Bizde de bazı köşe yazarlarının bu yönde tutum takınması, yani açık açık 'şahin' olduğunu söylemesi bazı başka köşe yazarlarından destek görüyor. Oysa bu yeni bir yöntem değil. Öteden beri bildiğimiz bir şey. Özünde de çok klasik bir yaklaşım yer alıyor. Devletlerin diplomasideki tutumu 'pozisyonel'dir ve esnek olmak zorundadır. Bu yaklaşımın doruk noktasını da ABD'nin 'pragmatik' yaklaşımı oluşturur.
Unutanlara anımsatalım: Yıllarca yeryüzünde ABD'nin en büyük destekçisi olmuş, ABD talimatları doğrultusunda kendi ülkesinde olmayacak her işi yapmış, Soğuk Savaş'ın dorukta olduğu dönemde cadı kazanları içinde ülkesinin aydınlarını kaynatmış İran Şahı Pehlevi, günü gelip ülkesinden kaçmaya kalkıştığında, daha o gün ABD, değil ona sığınma hakkı ve izni vermek, uçağının topraklarına inmesine bile karşı çıkmıştı. Pragmatizmin doruğu bu! Pozisyonel olmaksa her şeyden vazgeçmek anlamına gelmez. Asıl diplomasi o kanalları açık tutmaktır. Yoksa dünyanın bir gecede değişeceğini, bir ülkenin belli bir adımı atmazsa her şeyin dışında kalacağını varsaymak saçmalıktır. Elbette Türkiye de diğer bütün ülkeler gibi kendi çıkarını korumak ve ençoklaştırmak zorundadır. Ama çıkarın ne olduğu, hangi yöntemle korunacağıdır asıl sorun!
Bu süreçte göze çarpan başka bir şey daha var: para!
Savaşın ne için yapıldığı biliniyor. Bu, en nihayetinde bir hâkimiyet meselesi. Hâkimiyetin günümüz dünyasındaki adı para. Küçük hayatlarımızda böyle olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de geçerli kural bu.
'Fralmanya' maddi yetersizlik nedeniyle geri adım atacak, ihale kaybetme korkusuyla belki uçaklarını savaşmaya gönderecek. Türk müteahhitleri de şimdi açıklama yapıyor, 'modernizasyon' harcamalarının 500 milyon dolar 'avantaj' sağlayacağını belirtiyor. Hükümet önce parayı koparmaya çalışıyor, tezkere meselesini parayı alırsa halledecek.
Napolyon savaşı kazanmak için paranın gerekli olduğunu söylüyordu görünen anlamsız bir savaşı başlatmak için de para gerekiyor, ama o paranın adı rüşvet!