Sade'a ağlamak, Sade'ı güldürmek

Bazen söz bitiyor, insan sadece şaşkınlığını yaşıyor. Onu dile getirmek istese bile yeterli ve gerekli sözcükleri bulamıyor.

Bazen söz bitiyor, insan sadece şaşkınlığını yaşıyor. Onu dile getirmek istese bile yeterli ve gerekli sözcükleri bulamıyor.
Tam, bu yıl verdiğim, Sade'ı da tartışan 'Görsel ideoloji ve Kuram' dersini tamamlamış ve acaba bir 'Sade, Bataille, Hegel, Nietzsche' diye bir ders açsam mı diye düşünürken gazetelerde o büyük yazarın, Marquis de Sade'ın, 'Yatak Odasında Felsefe' isimli kitabının mahkemelerce müstehcen bulunduğunu, dahası 'imha edileceği'ni okuyup ağzım bir karış açık kaldı.
Türkiye bir garabetler ülkesi. Çok zamanlar önce Simone de Beauvoir öyle ahım şahım olmayan bir kitap yazıp adını 'Sade'ı Yakmalı mı' koymuştu. (Cemal Süreya kitabı Türkçeye çevirmiştir.) Anlaşılan Yatak Odasında Felsefe'nin yayımlanışından 207, Beauvoir'ın kitabının yayınlanışından yaklaşık elli yıl sonra Türkiye yanıtı veriyor ve 'Evet, yakalım' diyor. Özgünlüğümüz sınırsız: Faşizmin kitapları meydanlarda yakmasından şunca yıl sonra da işte gene kitap yok eden tek ülkeyiz.
Oysa Sade bugün yeryüzünde bir klasik. Dünyanın her yerinde bu garip adamın, bu 'lanetli yazar'ın, bu 'mutlak kötülüğün' adına tezler yazılıyor.
Evet, dünyaya 'Sadizm' denilen sapkınlığın da isim babası olarak geçen bu adam aynı zamanda bir 'ahlakçı' olarak biliniyor. Ama onun ahlakçılığı toplumun ahlakını korumak adına kitapların yasaklanmasını, yakılmasını içermiyor. Tam tersine dinsel, toplumsal, geleneksel normların oluşturduğu alışkanlıkların içinden tanımlanan bir ahlak anlayışının dışına çıkmanın gerçek ahlak olduğunu, ancak bu gerçek ahlakın gerçek anlamda özgürlüğe yol açacağını belirtiyor o.
Fransız Devrimi'nin bir çocuğu o. Dolayısıyla arkasında akılcı düşüncenin birikimi var. Fakat, o birikim Sade'da bir tür karşı birikime dönüşmüş durumda. Sade, sadece ahlakın değil aklın da özgürleştirilmesinden yana şiddetle. Bütün o sapkınlık diye algılanan denemeleri (hem yazı hem de eylem anlamında) aklın oluşturduğu 'kurulu düzen'in dışına çıkma ihtiyacına verilmiş bir yanıt, bir yöntem önerisi. Çünkü, akıl, Sade'a göre 'normal'i işaret eden, dayatan, bu nedenle de insanı kısıtlayan bir süreç. Eğer 'normal' diye bilinen alışkanlığın ve onu meydana getiren
'uzlaşma'nın dışına çıkabilirsek aklın sınırlarını da öteleyebiliriz. O zaman özgürleşme başlamakla kalmayacak insanın insan olma özelliğinden kaynaklanan bir gerçek ahlak anlayışı da ortaya çıkacak, kendisini gösterecektir. Kısacası, 16. yüzyılla birlikte başlayan içe dönmeyi, daha sonra Foucault'nun 'büyük kapanma' diye nitelendirdiği oluşumu aşmanın tek yoludur onu okumak.
Devrimin çocuğu olarak onun devrimle çatışmasının nedeni bunlardır. Hiçbir kalıbın insanı olmayı seçmemektir, onun ve daha sonra Bataille'ın 'kötülük edebiyatı' diye tanımladığı edebiyatın yazarlarının yapmaya çalıştığı. Bataille'a göre Genet, Baudelaire, Blake, Michelet bunun için önemlidir. Sade'ın bir başka önemi de gene Batı edebiyatının büyük geleneği olan 'itiraf edebiyatı'na katılıp kendisini çırılçıplak ortaya koymasıdır.
207 yılın ardından, zamanında onu hapishanelerde tutan zihniyet gibi, şimdi Fransa'da okullarda okutulan Sade'ı yasaklıyor ve yakıyoruz. Özgürlük aramış Sade sözkonusu olduğunda kara mizah gibi birşey bu. Sarsürcü anlayış fark etmesek de bizi esir alan bir kısıtlamacılığın uzantısı. Hepimiz bir biçimde o 'sansürcülüğün' etkisi altındayız. Öyle olmasa şu sıralarda namlı edebiyatçılarımızdan birisi kalkıp 'İntihar içeren/öneren itiraf edebiyatını kısıtlayalım' der miydi? Halimize en çok Sade gülüyordur. Eh biz de tarihe 'Sade'ı güldüren millet' diye geçeriz. Az şey mi?