Sarıgül ve sol rüşvet

Mustafa Sarıgül, CHP'ye genel başkan olmak istediğini ilk açıkladığında bu köşede yayımladığım birkaç yazı var.

Mustafa Sarıgül, CHP'ye genel başkan olmak istediğini ilk açıkladığında bu köşede yayımladığım birkaç yazı var.
O yazılarda bu hareketin CHP'nin ve genel olarak Türk siyasetinin kalıtımsal fakat en önemli hastalığı olan popülizmden etkilendiğini belirtmiştim. Sarıgül, zamanında Ecevit'in öne çıkardığı bir popülizm anlayışını kendisine bayrak yapmıştı. Bu, Ecevit'le birlikte CHP tarafından 1970'lerde dönüştürülmeye başlayan elitist-devletçi halkçılığın yeni çeşidi idi. Merak duyanlar ilgili yazılara bakabilir. İş orada kalmadı, rüşvet tartışmaları eşliğinde bugüne geldi.
Sarıgül'ün yarattığı 'traji komik' durum CHP'yi sarsıyor. Günlük gazetelerde bu görüntüye gülmeyen hemen hiç kimse yok. İdeolojik içeriği kalmamış, muhalefet yapma olanağını yitirmiş, dünyada yaşananları algılamak hususunda acze düşmüş bir parti şimdi bambaşka bir meseleyle uğraşıyor. Bu şartlarda meseleyi tersine çevirmek ve şöyle düşünmek gerek: böyle bir durum, böyle bir aday niye CHP'de çıktı. Bu soru, 'Sarıgül gelirse CHP ne olur' sorusundan daha önemli; çünkü, içinde şu gerçeği barındırıyor: bu özelliklere sahip bir genel başkan adayı ancak CHP gibi tükeniş yaşayan bir partide kendisini gösterebilir. Buradaki mesele Sarıgül değil, temsilcisi olduğu zihniyet/sizliktir. Buradan bakınca acaba Sarıgül CHP içinde neyin temsilcisidir sorusunu, öteden beri CHP'yi yazıp düşünmüş birisi olarak ele alayım. Bu soru, tarihsel bir kesiti tahlil etmesi açısından ayrıca önemli. O nedenle 'rüşvet' kavramını sol/sosyal demokrasi bağlamında tartışmak gerek.
Bu kavram CHP tarihinde ilk kez karşımıza çıkmıyor. Murat Yetkin'in 5.1.2004 tarihli Radikal'de yazdığı önemli yazı özellikle Sarıgül bağlamında sorunun daha eski bir tarihe uzandığını (o nedenle de Baykal'ın şimdiki halinin bir mizansen olduğunu) gösteriyor. Buna rağmen ben tartışmayı oradan çıkarıp apayrı bir noktada ele almak ve şu ilk saptamayı yapmak istiyorum: Rüşvet kavramıyla sosyal demokrasi (hem de salgın halinde) ilk kez uzak akrabası SHP'de karşılaştı. O parti yerel yönetimlerde iktidara geldikten sonra rüşvet ve yolsuzluk nedeniyle toplumun kara belleğine yerleşmişti. Ne var ki, ne siyaset bilimi ne de toplumbilim her şeyi açıklayacak bir neden olduğunu bilir, iş onu bulmaktır. O zaman şu söylenebilir: SHP'nin rüşvete batmasının iki nedeni vardı: 1) (kısıtlı olarak) kentsel alana göçerlik yoluyla henüz gelmiş olan büyük kitlelerin yerleşik hale geçebilmek için bu araca başvurması ve kendilerine bu fırsatı sağlayacak siyasal f/aktör olarak SHP'yi (sol siyaseti) görmeleri. 2) gerek kentsel alana gelen göçün ihtiyaç duyduğu konut için, gerekse o ara yeni bir hamle yapan burjuvazinin lüks konut ihtiyacını da karşılamak üzere arazi spekülasyonuna yönelmesi.
Bu kesimler zaman içinde sol siyasetten koptu. Farklı partilere yöneldi. Tutunamamış göçerlerin partisi önce DSP sonra geniş ölçüde AKP oldu. Bu partiler onları farklı yaklaşımlarla modernleştirme sürecine girdi. Rüşvet söz konusu olmadı. O sıralar yeniden açılan CHP ise yerleşik burjuvazinin, tarihsel kentliliğin partisi haline geldi. Bu özelliği ile de toplumdan ve siyasetten koptu. Şimdi, bu parti de benim biraz zorlayarak 'lümpen burjuvazi' dediğim bir kesim tarafında ele geçirilmeye çalışılıyor. Bu kesim, yıkıcı, yüksek rant ekonomileriyle ilişkili bir kesim. Değerler açısından AKP'nin yerleşikliğine karşın CHP daha eğilip bükülür bir parti haline getirilebilir diye düşünülüyor.
Solun 'rüşvet'le kurduğu ilişkinin siyasal analizi kanımca bu. Yani, hiçbir şey kendiliğinden değil, yoktan da var olmuyor.