Sarıgül'lü siyaset

Beklenmeyen oldu ve Mustafa Sarıgül, biraz da tartışmalı bir biçimde Baykal'ı aşarak belli bir konuma yerleşti. İzleyen dönemin 'galibi' kim olursa olsun CHP kendi 'makûs' talihiyle baş başa kalacak.

Beklenmeyen oldu ve Mustafa Sarıgül, biraz da tartışmalı bir biçimde Baykal'ı aşarak belli bir konuma yerleşti. İzleyen dönemin 'galibi' kim olursa olsun CHP kendi 'makûs' talihiyle baş başa kalacak. Daha doğrusu şu an yaşadığı o talihi bir tükenişe doğru yaşamayı sürdürecek. Baykal ve arkadaşları ortaya koyamadıkları politika ile zaten kamuoyunda ağır bir muhalefet yenilgisine uğramış durumda. Sarıgül ise kerameti kendisinden menkul bir kişi sıfatıyla ortada dolaşıyor. Her birisi bir başka biçimde ciddiyetten uzak birçok iddia ile ve tamamen popülist bir anlayışla bir süreci tırmandırıyor. Yarın öbür gün işbaşına gelmesi halinde de bir şeyin değişmeyeceği açık.
Burada çok önemli bazı sorunların altını çizmek şart.
Her şeyden önce 2005 yılında dahi Türkiye'de sosyal demokrasi diye bir oluşumu başlatamadığımız ortada. Böyle bir adımın gerektirdiği düşünsel hazırlığı yapmadan, ortaya bir proje koymadan, onu belirleyen tasarımı gerçekleştirmeden bir sosyal demokrat partinin başkanlığına aday olmak, hele onun kazanılacağı iddiasında bulunmak akıl alacak bir şey değil. Ama durum bu olduğuna göre bize düşen onu değerlendirmek.
Bu açıdan bakıldığında, mevcut hali açıklayacak bir gerekçe elbette var: bu, Türkiye'de sosyal demokratik yapının hiçbir zaman gerçek manada oluşmadığını gösteren ve onun da ötesinde kendisini sosyal demokrat diye tanıtan kesimin, çok ilginç bir biçimde, 'siyasetsiz' veya 'siyasal dışı' (apolitik) bir kesim olduğunu somutlaştıran çok önemli bir gösterge. Burada, tarihsel bir dinamiği vurgulamak ve sosyal demokrasinin Türkiye'de çok uzun zamandır bu noktada siyaset yaptığını belirtmek gerek. Bizdeki sağ-sol ayrışmasının da çok kritik bir dönemecini meydana getiriyor bu. Çünkü, toplumsal değişme dinamizmi ve onun ideolojik kavramı ve üstyapısı olan modernleşme mantığı çok uzun bir zamandır 'sağ'ın elinde. Şimdi kendisine 'muhafazakâr' diyen bir çevre bu devinimi sahiplenmiş görünüyor. Sol, sosyal demokrasi ise statükocu bir siyaseti, daha da statükocu birtakım gerekçelerin arkasına saklanarak gerçekleştirmeye çalışıyor. İster istemez siyaset sahnesinden silinmeye, hiç değilse marjinalleşmeye sürükleniyor.
Bu şartlar altında karşımıza çıkan başka bir gerçek var: eğer bir ülkede veya tarihsel bir kesitte egemen olan, etkin olan, işlevsel olan teknoloji dinamiği yakalanamazsa herhangi bir siyasetin belirleyici olmasına imkân yoktur. Burada teknoloji derken sadece 'makine' anlamında bir teknolojiden söz etmiyoruz. Bir toplumdaki oluşumları tayin etme gücüne sahip bütün unsurların toplamıdır teknoloji. Uluslararası ilişkiler de bu çerçevenin içinde yer alır, ekonomik ilişkiler de. Ne var ki, bütün bunların tanım noktası olan egemen algılama biçimi, toplumsal yapı ve onların bağ dokusu önemlidir ve öndedir. Bu da bir zihniyete tekabül eder.
O zihniyet içinde yer aldığı toplumun dışındaki başka kaynaklardan da beslenecektir; hele bugünkü günde. Bir ideoloji işte bu gerçeğin bütününü yakaladığı, somutlaştırdığı ve onu ister o yönde ister tersi yönde aşacak bir politika önerdiğinde öne çıkar. Bu 'toplumsal/teknolojik yönelim' olumlu da olabilir olumsuz da. Siyasete düşen sürecin gerçeğini yakalamaktır. O vakit, Kristof Kolomb'un yumurtası dik durur veya nehirler tersine akar. Gerçekte ise tersi dediğimiz şey düzüdür.
Türkiye'de sosyal demokrasi bu momentumu kaçırdı. Artık neyin yaşandığını kavrayacak bir bilince ve perspektife sahip değil. O zaman da ortaya çıkan kişi sadece bir retorik olan Mustafa Sarıgül oluyor. Şaşacak bir şey var mı bunda?