Sekreterle yasak ilişki ve demokrasi

Meclis Başkanı Arınç'ın görüşlerini değerlendiren ve yerli yerine oturtan iyi yazılar çıktı basında. Şimdi, konu, özellikle Erdoğan'ın açıklamalarıyla kapatılmaya çalışılıyor.

Meclis Başkanı Arınç'ın görüşlerini değerlendiren ve yerli yerine oturtan iyi yazılar çıktı basında. Şimdi, konu, özellikle Erdoğan'ın açıklamalarıyla kapatılmaya çalışılıyor. Belki burada durmak gerekir. Fakat bence tersine, tam da bu noktada sorunu biraz daha işlemek zorunlu. Hatta, tartışılan hususları sadece soyut kuramsal ve hatta kurumsal yaklaşımlarla değil, biraz da metafizik bir anlayışla ele almakta yarar var.
Metafizik derken şunu kastediyorum: Yıllar önce Willy Brandt, sekreteriyle ilişkisi ortaya çıktığında derhal istifa etmişti. İstifasına gerekçe olarak da 'demokrasinin yazılı olmayan kuralları'nı göstermişti. (Bizde çok daha ileri bir durumda basına yakalanan bir bakan istifayı aklından geçirmemiş, ancak dönemin başbakanı 'Devlet hayatı bazı sorumluluklar gerektirir' deyip istediğinde istifasını vermişti.)
Brandt'ın yaklaşımı salt kendisiyle bağlı bir tutumu yansıtmıyor. Onun çok ötesinde belli bir zihniyeti ortaya koyuyor. O zihniyetin belkemiğini de gerektiğinde pozitif hukukun sınırlarını aşan ve demokrasinin olanaklarını zenginleştirmeyi hedefleyen bir tercih meydana getiriyor: demokrasiyi, diğer özelliklerinin yanı sıra, Taylor'un kavramıyla söyleyecek olursak bir 'uygarlık duruşu' olarak görmek. Yani, toplumsal öznelerin tavır ve tutumlarının açık olmayan dilini de kapsayan, hatta onları önceden (veya gerektiğinde) belirleyen bir anlayış olarak demokrasi. Bu, demokrasinin bir 'öte bilinç' olmasını sağlayan fakat onu aynı zamanda mümkün olan en ileri düzeyde 'seküler', yani dünyevi hale getiren bir koşuldur.
Arınç'ın anlayışının bu noktadan ele alınması gerekiyor. Sorun, 'milli irade' kavramının ve yorumunun çok dışındadır, bu bağlamda. Bakınız nasıl...
Meclis Başkanı, 'Meclis isterse Anayasa Mahkemesi'ni kapatabilir mi? Evet, buna yetkisi vardır. Ama kapatalım demiyorum' diyor. Ona yandaş olarak yazanların önemli bir bölümü bu sözlere dikkat çekerek, 'Arınç kapatalım demedi, Meclis isterse onu kapatabilir, buna yetkisinin bulunduğunu söyledi' diyorlar. Hazin ve hatta ürkütücü olan bu! Çünkü, bu sözler, hangi kurum veya kişi için söylenirse ona bir mutlak güç atfı anlamına gelir. Bir anlamda o gücü elinde bulunduranın hegemonik bir konuma yerleşmesini sağlar. Çünkü, gene bu üslup, gücü elinde bulunduranın onu isterse kullanacağını, kullanmıyorsa bunun bir 'şefaat' olduğunu ima etmekte ve nihayet, maalesef öyle, bütün benzeri durumlarda ortaya çıktığı üzere, bir tehdit gerçekleştirmektedir: Kıpkı, 'gücüm var fakat seni öldürmüyorum, affediyorum, varlığını bana borçlusun' diyen bir hegemon gibi.
Söylem, böyle bir şey. Kuramsal bir çözümlemede sadece söylenenler değil, onların içinde barındırdığı ama söylenmemiş olanlar da bir göstergedir ve ortada dururlar. Bu, böylesi bir görüş öne sürenin (yetersiz) demokratik bilincinin bir yansımasıdır ve ne yazık ki, Türkiye'de yaygın olan bir kanının sadece yeni ve talihsiz bir görüntüsüdür. Çünkü, bunları duyan birisinin hemen Menderes'i anımsamaması olanaksız. Kendisine başkaldırmış Meclis grubunu yatıştırmak için bu talihsiz başbakan 'siz' demişti, 'isterseniz hilafeti bile (geri) getirirsiniz'.
Günümüz demokrasisi git gide Brandtçı bir içeriğe yöneliyor. Sadece mekanik bir araç değil demokrasi. Bir uygarlık duruşu aynı zamanda. Bu demokratik rejimin özneleri için de geçerli bir vargı ve yeryüzünde ortaya çıkmış olan rejimler içinde sadece demokrasiye özgü bir durum. Önemli olan bu bilinci en ince ayrıntıda içselleştirebilmek.