Sesin ölümsüzlüğü...

Bir cumartesi öğleden sonra arkadaşlarımla Cinnah Caddesi'nde yeni açılan kafelerden birisinde oturuyoruz.

Bir cumartesi öğleden sonra arkadaşlarımla Cinnah Caddesi'nde yeni açılan kafelerden birisinde oturuyoruz. Galiba içki içmeyi (en çok cin-tonik) deniyoruz. Ansızın karşımda o beliriyor. Oturduğu masadan, yanındaki güzel kadınla birlikte kalkmış. Heyecanlanıp 'Küheylan oynamıyor mu?' diye saçma sapan bir soru soruyorum. Sesinin ve vücut dilinin bütün haşmetiyle ansızın tek cümlelik bir oyun 'oynamaya' başlıyor ve 'Küheylan bir hafta burada, bir hafta İstanbul'da' diyor. Oyununu bitirmiş, selam verip gidiyor. Öylece kalakalıyoruz: Kerim Afşar, o günlerin efsane ismi karşımızdaydı. Ama ben asla bir tiyatrocu kadından sevgilim olmaması gerektiğine (?) o anda karar veriyorum. 'Yahu' diyorum içimden 'bunlar hep oynuyor ve büyülenmemek mümkün değil!..'
Bütün aklım fikrim edebiyat ve kuramda. Bir de bir tiyatro tutkum var. Enis Fosforoğlu bizim okulda (Ankara Koleji) oyunlar sahneye koyuyor. Ben o işin de içindeyim. Fakat asıl espri, soğuk kış gecelerinde, Ankara'nın çatırdayan asfaltını çiğneyerek gittiğim, hafif bir kasvet ve ıssızlık duygusunun da içime işlediği Devlet Tiyatroları'nda oyun seyretmek. Metni hem önceden hem de sonradan okuyup tartışmak.
Günün birinde bir oyun sahneye koyuluyor. Gencecik, adını, sanını kimsenin bilmediği, cılız, uzunca boylu bir çocuk sahnede canavarlaşıyor. İnanılır gibi değil çıkardığı oyun. Bütün Ankara onu konuşuyor. Bu çocuğun adı Mehmet Ali Erbil. Henüz konservatuvar öğrencisi. Oyunu sahneleyen Cüneyt Gökçer risk alıp rolü kendisine vermiş. Oyun, Peter Shaeffer'in
'Küheylan'ı. Gidip, çarpılıp, çıkıyorum. Çünkü, Kerim Afşar'la birlikteler. Müthiş bir sahneleme ve Kerim Afşar, o delifişeğin karşısında nasıl hâkim bir oyun çıkarıyor, nasıl hem ona yer açıyor, hem kendisini gösteriyor gri takım elbisesi içinde, gri saçları ve sahnede içtiği sigaralarla unutulur gibi değil. İkinci kere gitmek istiyorum. İmkânsız. Aşklarımı devreye sokuyorum. Babası annesi tiyatro oyuncusu olan esmer kız bana hem oyunun, reji sırasında kullanılan metnini hem de bir bilet getiriyor.
Bu, Kerim Afşar'a ilk hayranlığım değil. Sesini zaten biliyoruz. Fakat o sıralar bir gece, tek kanal siyah-beyaz televizyonumuzda Kerim Afşar, bütünüyle kendi sorumluluk duygusu, oyunculuk ve tiyatro bilinciyle Sait Faik'in 'Alemdağ'da Var Bir Yılan' isimli, o muhteşem, o dünya durdukça duracak, Türkçe denen o çok güzel dilin en güzel şiiri olan kitabından
'Öyle Bir Hikâye'sini ve ötekileri 'dramatize ederek' okuyor. Olamaz böyle bir şey!.. Ağzım açık dinliyorum. Aradan günler geçiyor. Bir gün o programın yeniden yayımlanacağını öğreniyorum. Başka imkân yok. Evde herkesi susturup TK30 Grundig marka makaralı teybi televizyonun önüne kurup Kerim Afşar'ı banda kaydediyorum. Galiba, makara hâlâ üstünde.
Bir gün de çok renkli bir komedide uzun ve karmaşık ilişkilerden sonra sevgilisiyle buluştuğunda Plougastel'e gideceğini söylüyordu.
O gün bugündür ben de oraya gideceğim.
Kerim Afşar, Türkiye'de tiyatrocunun, mesela Tuncer Kurtiz gibi belki avangart olmadığı, belki deneysellikten kaçındığı, belki klasik Devlet Tiyatrosu anlayışının kemirici yapısı içinde kendisini tekrarladığı bir dönemin oyuncusuydu. Ama her şeye rağmen tiyatroyu, saygıyla, bir toplumsal sorumlulukla ele alan, ona belli bir ciddiyetle yaklaşan, bir kuşağın temsilcisiydi. Hastanede bilinci yerinde olduğunda hastalara oyunlardan parçalar okuduğunu öğrendiğimde bunu düşündüm.
Şimdi yok. 'Baki, kalan kubbede bir hoş sada imiş' sözü galiba en çok onun için hatırlanacak. Ama benim için, o da benden uzaklaşan Ankara'nın bende yaşayan bir başka parçası.