Sivil aydına doğru

Aydınlar, Tükiye'de baştan beri bir sorun olarak kabul edildiyse bunu sadece halkın onları değerlendiriş biçimi olarak görmemek gerekir. Aydın kavramının kendisi de aydın eleştirisi de aydınların 'icat ettiği' bir şeydir. Bu da bir tür aydınlar arası iktidar mücadelesi.

Aydınlar, Tükiye'de baştan beri bir sorun olarak kabul edildiyse bunu sadece halkın onları değerlendiriş biçimi olarak görmemek gerekir. Aydın kavramının kendisi de aydın eleştirisi de aydınların 'icat ettiği' bir şeydir. Bu da bir tür aydınlar arası iktidar mücadelesi.
Kabaca aydınların aydınları iki ana gruba ayırdığı söylenebilir: Halka karşı ve halktan yana olanlar. Fakat, Türkiye'de 'halka yandaş' olmak demek milliyetçi ve devletçi (resmi) söylemi şu ya da bu bağlamı veya 'türevi' içinde benimsemektir. Dolayısıyla daha muhalif, daha aykırı bir görüş ve tutum sergileyenler 'halka karşı' veya 'yabancı' diye nitelendirilmiştir.
Bu doğrultu bizi politika-aydın ilişkisine getirebilir.
Ben, baştan beri aydının bizatihi kurgusu (doğru ya da yanlış) ve tanımı gereği politik bir varlık olması gerektiği, olduğunu düşünenlerdenim. Bu, yakın bir tarihe kadar 'büyük politika' idi. 'Doğrudan siyaset'e müdahale idi. Ne var ki, politika kavramında tanımlar değişmeye başladığında, makro düzeyden mikro düzeye indiğinde politika aydının o alanla ilişkisi de biçim ve yörünge değiştirmek zorunda kaldı.
Türkiye'de bunu henüz algılayabilmiş değiliz. Aydının muhalif olmasının da aslında böylesi bir yaklaşımı içermesi gerektiğini henüz yeterince belirlememiş bulunuyoruz. O nedenle aydınlarımız bugün bile 'toplumu yönlendirmek' çabasını ve kaygısını güdüyorlar. Bu, hâlâ onların, Foucault'nun deyişiyle, 'herkesin aklı ve vicdanı' olduğu Aydınlanmacı 'evrensel aydın' rolünü üstlenmelerinden kaynaklanıyor. Üstelik bunu yaparken eski alışkanlıklarını da koruyorlar.
Öteden beri devam eden o alışkanlıkların başında aydının toplumu 'total' (bütüncül) bir ideoloji etrafında değiştirmesi, baştan sona yenilemesi geliyor. Aydınlarımız bu konuda ya Kemal Tahir ve Attila İlhan gibi devlet ve ideoloji geleneklerine sarıldı ya İlhan Selçuk ve Doğan Avcıoğlu gibi askeri cuntalarla işbirliği yapma yolunu seçti ya İsmet Özel gibi ideolojik kamp değiştirerek daima etkin bir grubun içinde olmak istedi. Fakat ne olursa olsun 'devlet' bir biçimde onun varoluşuyla ilgili bir olgu niteliği taşıdı. Bu belki onun 'genetiğinin', 'soybiliminin' bir uzantısıydı.
Öte yandan bu aydın daima o devlete kırgın oldu. Elitlerini (bir anlamda rakiplerini) yok etmeyi hedef seçmiş bir cumhuriyette aydın da yok olduğunu, 'dikkate' alınmadığını görmekteydi. Aydın bu ülkede kendisine karşı askeri darbelerin düzenlendiği kişi oldu. (Bunda onun hiç suçu yoktu denemez.) Ne ekonomik, ne zihinsel, ne toplumsal açıdan aydın bu toplumda huzur buldu. O da öfkesini, kırgınlığını ya siyasal iktidarla özdeşleşerek ya da İsmet Özel olarak, oradan oraya, bir uçtan ötekine savrularak almaya çalıştı. Özel'in 'varoluşsal' dediği ve aslında kendi dışında da bir kesimin durumunu, duruşunu anlattığı şey aslında budur: varoluş olarak iktidar veya iktidar olarak varoluş!.. Kısacası her şeyi tartışılan aydının Türkiye'de asıl sorunu, yani sivil olmaması tartışılmadı bugüne dek. Oysa asıl çıkmaz buradaydı.
Bugün bu yolun sonuna gelindi. İsmet Özel'in son çıkışı yanlış bir aydın tarihinin de sonu! Sivillik ve sorumluluk tarihsellikle artık eşanlamlı. Toplumun büyük harfle yazılan tarihi bitti artık. Bu, aydının işlevini azaltmıyor. Tersine, ona her zamankinden daha çok önem yüklüyor. Bundan sonra gene Foucault'nun tanımıyla mikro ilişkileri irdeleyen ve işlevini o düzeyde gerçekleştiren 'özel aydın' dönemine geçeğiz.
Aydın eğer gerçekten aydınsa şimdi ona düşen bunun ne olduğunu kavramak ve değişimi önce kendisinden başlatmak.