Siyasal siyaset nasıl olacak?

Pazartesi günkü yazımda 1961 ve 1982 Anayasası'nın siyasal olana karşı olduğunu, Anayasa Mahkemesi, YÖK ve MGK gibi kurumları siyasal olanın ürettiği kararları denetlemek için yerleştirdiğini belirtmiştim.

Pazartesi günkü yazımda 1961 ve 1982 Anayasası'nın siyasal olana karşı olduğunu, Anayasa Mahkemesi, YÖK ve MGK gibi kurumları siyasal olanın ürettiği kararları denetlemek için yerleştirdiğini belirtmiştim. Anayasa Mahkemesi bu anlayışın somutlaştığı kurumlar arasında olmakla birlikte doğrudan yargının da bu konuda önemli bir rol oynadığını söylemiştim. Bu bir gerçektir ve mevcut Cumhurbaşkanı görevine ilk kez seçildiğinde genel olarak yükselen olumlayıcı tutuma karşı 'Yargı bürokrasisinin başı bu görevle uyuşmaz' diye bu nedenle demiştim. Aradan geçen sürede ben kendimce bu görüşümün doğrulandığını öne sürebilirim. Bunun en somut göstergesi hükümetle Cumhurbaşkanı arasındaki gerilim ve çatışmadır.
Bundan bir süre önce o konuda da birkaç yazı yazmış ve bu durumun 'doğal' kabul edilmesi gerektiğini savunmuştum. Bunun nedenleri açık: Bir, yukarıdaki mantık işliyor. Siyasal olanın dışındaki siyasal olanı denetliyor. İki, Türkiye'de denetim mekanizmaları zaman zaman yürütme fetişizmi dediğim anlayış tarafından bütünüyle ortadan kaldırılmak ve ilga edilmek isteniyor, çatışma çıkıyor. Üç, Türkiye'de geçerli, etkin, hızlı ve demokratik, organik bir denetim mekanizması bulunmuyor. Dört, yürütme dolayısıyla da seçilmişlerden yana olmak yasadışı hareket etmeyi meşrulaştırmaz.
Şimdiki Anayasa Mahkemesi tartışmalarının patlak vermesinden çok önce yazdığım bu yazılarda çözüm olarak iki dereceli parlamentoyu önermiştim. Bu parlamentoların daha önce 1961 Anayasası tarafından getirildiği üzere 'halk-elit' ayrımına dayanması gerekmez. Başka modeller içinde kalınarak da bu sorun aşılabilir. O yolların en önemlisi şimdi tartışıldığı üzere denetim mekanizması kurumunun demokratikleştirilmesidir. Nedir, demokratik olan?
Burada siyasal literatürün en önemli tartışma eşiklerinden birisine gelmek kaçınılmaz.
O da, en kaba haliyle söyleyecek olursak demokrasinin kendisini tahrip etme potansiyeline sahip olup olmamasıdır. Yani, demokrasi kendisini ortadan kaldıracak ve totaliter bir rejimle özdeşleşmesini sağlayacak adımları atabilir mi? Özellikle 2. Dünya Savaşı öncesi gelişmeler düşünüldüğünde bu soru akıllara gelmekte, Türkiye'de çeşitli dönemlerde mevcut rejimden rahatsız olanlar sürekli olarak bu tarihe atıfta bulunmaktadır. Sadece biz değil; farklı bir dönemde olsa bile 'demokrasi kuşkucuları' sayılan Carl Schmitt, gene ondan nispeten farklı bir perspektiften bakarak konuşan Leo Strauss aynı sorunun içindedir. Bugünkü dünyanın korkusu olan siyasal İslam yönündeki kımıltılar,
adımlar da sık sık aynı uyarıların yapılmasını, kuşkuların dile getirilmesini sağlıyor.
Bütün bunlarla düşününce gerçekten de demokrasinin bir üst kurum tarafından denetlenmesine olanak var mı sorusunun üçlü bir yanıtı olduğundan söz edilebilir. Bunların ilki en bilineni, güçler ayrılığı ilkesidir. İkincisi, hukukun egemenliğidir. Aynı şekilde hiçbir tasarrufun hukuksal denetime aykırı olamayacağıdır. Yargının bu anlamda yürütmenin üstünde işgal ettiği yerdir. Nihayet üçüncüsü siyasal yanıttır yani demokrasinin ancak demokrasi yoluyla denetlenmesidir. Bizim sorumuz açısından kritik olan budur ve eğer bu noktayı derinleştirecek olursak ele almamız gereken şey siyasal olanla indirgemeci siyaset arasındaki farktır. Yani, siyasal olanın içerdiği tüm toplumsal özne ve katmanların siyasal karar üretme süreç ve mekanizmalarına doğrudan katılımıdır. Temsili demokrasinin iç tıkanıklarının bu yoldan giderilmesi, siyasal olanın hayatın ve toplumsal yapının tamamını kapsamasıdır.
Siyasal olan etkin bir biçimde işlediğinde en ilginci siyasetin siyasallaşması olacaktır. Anayasa Mahkemesi siyasallaşmış, ne gam; çünkü aranan o!