Siyasalın katili

Radikal 2'nin 24.7.2005 tarihli nüshasında Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can'ın çok önemli gözlemler ve saptamalar içeren bir yazısı yayımlandı.

Radikal 2'nin 24.7.2005 tarihli nüshasında Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can'ın çok önemli gözlemler ve saptamalar içeren bir yazısı yayımlandı. Can, kamuoyunda ve basında devam eden bir tartışmaya katkıda bulunuyordu. Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi'nin bütün üyeleri 1982 Anayasası gereğince Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Meclis'in bu seçimlerde herhangi bir payının olmamasını eleştiren bir kesim durumun değiştirilmesi için adımlar atmaya hazırlanıyor. Bu aşamada öne sürülen iddiaların, yaklaşımların bir bölümü yeni seçilen başkan tarafından eleştirildi. Bu eleştiri de Meclis'e karşı güvensizlik diye nitelendirildi.
Osman Can, andığım yazısında tartışmayı henüz bu aşamaya gelmeden ele alıyor ve tartışmayı, niye bir Anayasa Mahkemesi'ne gerek duyuldu, niye yargıçları salt Cumhurbaşkanı seçiyor ve niye yargıçlar çoğunlukla meslekten yargıçlar arasından seçiliyor soruları üstünden yapıyor. Verdiği yanıtlar 1982 Anayasası'nı bugüne değin eleştiren pek çok kişinin getirdiği temel saptamaları içeriyor ve bu durumun oluşumunu şu noktalarda somutlaştırıyor.
Anayasa Mahkemelerinin Türkiye ve Almanya'daki kuruluş gerekçesi anayasaların 'parlamento ya da diğer organ totalitarizmine karşı güvenlik sağlayamadığı gerçeği'dir.
Bu mantığa göre Anayasa Mahkemesi, 'anayasaya aykırı yasa' yapılmasına karşı bir engeldir. Can'ın buradaki kritik müdahalesi böyle bir yaklaşımın 'siyasal alanda siyasal olmayana duyulan özlemin' sonucunda ortaya çıktığını söylemesidir. Fakat bunun daha ilerisi de mevcut.
Can'a göre Almanya'da siyasal olmayana özlem duyan ulusun kendisidir. Bunun nedeni siyasal olmayan kurumun siyasal temsilciler eli ve aracılığıyla seçilmesidir. Türkiye'de ise durum daha 'vahim'dir; çünkü siyasal olmayan bir organa gereksinimi öncelikle 'silahlı/silahsız bürokrasi' hissetmektedir.
Bu anlayış 1961'den 1982'ye gelinceye kadar daha da geriledi ve daha önceki anayasada zikredilen kısmi ulusal irade mevcut Anayasa'da büsbütün devre dışı bırakıldı.
Bu da Anayasa Mahkemesi'nin 'belli ölçülerde demokratik meşruiyet zaafı yaşaması olasılığını doğuran' bir sonuçtur. 'Meslekten yargıç' bu modeli destekleyen bir unsurdur. Çünkü meslekten yargıç anlayış olarak siyasal olana karşı, hiç değilse onun dışındadır.
Bu şartlar altında üyeleri Meclis seçsin iddiası da 'Mahkeme siyasallaşır' denilerek reddedilmekte, iş tam bir doktrin çatışmasına dönüşmektedir. Can buna karşı da 'Demokrasi, demokratik süreçler dışlanarak korunamaz' diyerek tavrını belirlemektedir.
Türkiye'deki tartışmanın kat yeri burasıdır. Türkiye, moderniteye geçtiği ve siyasalla tanıştığı günden bu yana siyaseti kuşkuyla karşılayan ve izleyen bir mantığa sahiptir. Siyasal olan, devlet için daima bir tehlike olarak görülmüş, buna mukabil, Türkiye demokrasi iddialarından da vazgeçmemiştir. Bu, kendisini en çok askeri rejim girişimlerinde, zaman zaman gündeme gelen ve birkaç kez uygulanan 'partilerüstü' veya 'teknokrat' kabine arayışlarında gösterir. Siyasal olan bu çerçevede sadece siyasete o da dört yılda bir yapılan seçimlere indirgenir. Ne var ki, siyaset, daima vesayet altında tutulmak, siyaset dışı güçler tarafından 'denetlenmek', yönlendirilmek istenir. Bu, durum kendisine göre meşru da kabul edilir. Nedeni açık: bu girişim siyasetin bir parçasıdır ve tam istendiği gibi siyasal olanı öldürmüştür. YÖK de MGK da bunun için 1982 Anayasası'ndadır.
Onları mı değiştirmeli yoksa Anayasa'yı mı sorusunun yanıtı açıktır. Bu minval üzere çarşamba günü devam edeyim.