Sokaklarda linç varsa

Bir ülke düşününüz ki, bir süre önce bir kaymakam bir yazarın kitapları hakkında işlem yapılması için talimat verebilsin.

Bir ülke düşününüz ki, bir süre önce bir kaymakam bir yazarın kitapları hakkında işlem yapılması için talimat verebilsin.
Bundan kısa bir süre sonra o ülkede, görüş açıklamaya çalışan bir grup insana, bu girişimlerini engellemek için, şehrin ortasında, güpegündüz, bir başka grup tarafından saldırılsın.
Bunu izleyen günlerde aynı olay boyutları daha da büyümüş, büyütülmüş olarak cereyan etsin.
Bunların tümü, bazılarının yapmaya çalıştığı üzere, 'münferit olaylar' şeklinde değerlendirilebilir ve gerçekten de öyle olabilirdi. Eğer o ülkede olayların bu noktaya gelmesini hazırlayan ciddi bir tarihsel ve sosyolojik süreç olmasaydı. Fakat tümünden daha önemlisi ve vahim olanı hükümet bu olaylar karşısında onları destekler, hiç değilse onları kınamaz bir tavır takınmasaydı.
Oysa hükümet inanılmayacak bir şey yapıp bu linç girişimlerine karşı, insanları 'milli hassasiyetlere karşı duyarlı olmaya' çağırdı. Yani, hırsızı değil ev sahibini dövmeye yeltendi.
Evet, gerçekten de bugün Türkiye'nin yaşadığı en ciddi sorun, daha önce de belirttiğimiz gibi, sağ-milliyetçi tırmanışa mevcut hükümetin karşı çıkmaması, hatta onunla bütünleşmeye çalışması. Bu basit ve sıradan bir şey değil. Vahim sonuçlar doğuran bir yaklaşımdır. Nedenleri bellidir.
Türkiye'de siyasetin asıl dokusu milliyetçi-sağ bir öze dayanır. Her iki kavram, farklı biçimler içinde olsa bile Türkiye'deki siyasal bilincin tabanıdır. Kendisini muhafazakâr diye nitelendiren kesimlerin milliyetçi bir duyarlılığa uzak kalması söz konusu olmamıştır. Tersine, her dönemde bu iki olgu arasında çok önemli bir geçirgenlik ve birbirini besleme ilişkisi devam etmiştir. Bu oluşum bugün bir kez daha karşımıza çıkıyor.
Bu son gelişmede, anlaşılması kolay bir siyasal çıkarcılık rol oynuyor. Hükümet, çöküşe girdiği günden beri yükselen radikal sağın trenini yakalamaya çalışıyor. Ama bunun kısa vadede de uzun vadede de işine yaramayacağını görmüyor. Milliyetçi-radikal bir yaklaşımın temel iddialarını artık siyasallaştırmak ve savunmak mümkün değil. Türkiye, bu hükümetin de katkısıyla, o süreci ve zihniyeti uzun bir süredir aştı. Bugün yaşananlar zaten, giderek marjinalleşen bir siyasal iddianın ayakta kalabilme çabası ve bu nedenle şiddete, kaba güce ve radikalizme başvurması. Şimdi iktidarın kendisini bununla bütünleştirme niyeti kendisini iki kere ezilmeye mahkûm etmekten başka bir anlama gelmez. Bunun yaratacağı iktidar boşluğu da işin cabası olur.
Burada başka bir soru üstünde düşünülebilir. Acaba bu durumdan çıkış yok mu, olamaz mı?
Böylesi bir sorunun çok net bir yanıtı mevcut. Elbette bu duruma teslim olmamak mümkün. O tavrın çıkış noktasını, başlangıcını da bir tek şey oluşturur: demokratik yaklaşım.
Eğer hükümet, hırsızı bırakıp bağcıyı dövmek huyundan vazgeçerse, yani insanları milli hassasiyetlere duyarlı olmaya davet etmek gibi bir saçmalıktan kendisini alıkoyarsa, yani demokratik bir tutum takınırsa bu sorun aşılır.
Yasa hâkimiyetini öne çıkaran, yasal uygulamanın hukuk çerçevesinde kalmasına dikkat eden bir hükümet yapabilir bunu ancak. Unutmayalım ki, sokağın insanı ezmesinin farklı biçimleri var. Kadınların 14 Şubat'ta dövülmesi bir başka örnekti ve bu açılım bugünkü karanlığa dönüşmekte gecikmedi. Hükümetse o dönemde bile gene bağcıyı cezalandırmakla meşguldü.
Muhafazakâr demokrat diyordu hükümet kendisine. Her zamanki gibi, ilk sıkışmada galiba demokratlık feda edildi, geriye sadece muhafazakârlık kaldı. Ama hükümetin muhafazakârlığa sığınarak kendisini muhafaza etmesine olanak yok.