Sokakların Amerikası

Saçma sapan yorumlara yol açtığı için yurtdışına yaptığım gezilerde edindiğim izlenimlerimi epeydir bu köşede yazmıyorum.

Saçma sapan yorumlara yol açtığı için yurtdışına yaptığım gezilerde edindiğim izlenimlerimi epeydir bu köşede yazmıyorum. Son zamanlarda çok kısa aralıklarla iki kez Amerika'ya gidip geldim. Gene son günlerin moda deyişiyle, içinde yaşadığımız dönemin baş 'aktörü' bu ülke olduğundan ve şu sıralarda Wolfowitz'in ve Grossman'ın söyledikleri kıyamet kopardığından, orada gördüklerimin yüklendiği başka anlamlar var.
Amerika'da her şeyden önce keskin ve dozu giderek artan bir 'yurtseverlik' salgını göze çarpıyor. Arada bazı farklar bulunsa da yurtseverlik Amerikalılar için bizdeki milliyetçiliğin karşılığıdır. Daha sivil bir içeriğe sahip olsa da yurtseverlik kavramı, bu böyledir. Nitekim henüz havaalanında sizi bu maksatla yapılmış bir heykel karşılıyor. Neredeyse herkesin aklında olan Amerikan askerlerinin bir tepeye bayrak dikişini gösteren o meşhur görüntüyü anımsatan bir iş bu. Ne var ki, askerler yok ortada. Üst üste binmiş eller var. En yukarıda da bayrak duruyor. Bu, bence daha irkiltici bir heykel. Çünkü, bir öncekinde yer alan askerlerin yerini siviller alıyor artık. Sivil hayatın gitgide askerleşmesinin bir yansıması bu. (Nitekim Wolfowitz de Türkiye'yi, 'Asker önderlik yapmadı' diye suçluyor. Son derecede manidar bir çıkış bu.)
Derken, Caroline Kennedy isimli bir kadın çeşitli kanallarda programlara çıkıyor. 'Yurtseverin el kitabı' gibi bir şey hazırlamış. İçinde yurtseverlik üstüne şiirlerden Reagan'ın 'veda konuşması'na kadar her şey var. Belli ki, kitabın tam bir 'çok satan kitap' olmasına çalışılıyor.
Bir başka ilginç şey kanallarda sürekli olarak ordunun reklam yayımlaması. Gerek kara kuvvetleri, gerekse deniz kuvvetleri birbirleriyle rekabet eden söylemleri de kullanarak gençleri bünyesine çağırıyor. Times Square'da bin yıllık askere alma merkezi canlandırılmış. Bayram yerine çevrilmiş. Kısacası gitgide askeri bir toplum olmaya yönelmiş Amerika. Bunu görmek üzücü tabii.
Norman Mailer, 'Niçin Savaştayız' isimli son kitabında bu gelişmeye dikkat çekiyor. İnsanların ha bire yakalarına bayrak rozeti taktığını, elinde
bayrak sokaklarda dolaştığını, kafasına üstünde bayrak resmi bulunan şapkalar geçirdiğini hatırlatarak bu 'bayrak yurtseverliği/ milliyetçiliği'nin hem yanlış hem de sakat bir şey olduğunu söylüyor. 11 Eylül'ün böyle bir gelişmeye yol açtığına değiniyor. O talihsiz hadisenin ABD'nin içinde uyuyan yılanı canlandırdığını söylüyor. Her gün biraz
daha güçlenen milliyetçiliğin Amerika'nın saldırgan emellerini besleyeceğini vurgulayıp şiddetle itiraz ediyor yaşananlara.
Daha önce de değinmiştim. Bu, orta sınıf, orta yaş Amerikalının yaşadığı bir gerçek. Genç kuşak ve büyük kent insanı tam tersi bir noktada durup bugünün yönetimine kafa tutuyor. Bunu televizyonlardan anlamak da mümkün. Üst üste yayımlanan programlarda Bush yönetiminin yetersizliğini yansıtan ve ekonominin tam bir felakete doğru sürüklendiğini gösteren, bugünü Clinton dönemiyle mukayese eden programlar art arda yayımlanıyor.
Buradan bir çıkış olabilir mi, bu gidiş tersine çevrilebilir mi? Herkesin mırıldandığı bu sorulara sokağın ve siyasetin ne yanıt verdiğini pazartesi günü anlatmaya çalışayım. Belki Wolfowitz-Grossman fırtınasını daha iyi kavrayabiliriz.
Not: Burada yoktum ama depremin acısını içimde duydum. Orada da insanlar televizyondaki görüntüler karşısında ağlıyordu. Ahırların ayakta kalıp okulların, hele hele yurtların yıkıldığı bu depremde tüm yaşamını yitirenlerin fakat özellikle de öğrenci çocukların anısı önünde yüreğim yanarak eğilirim.