Sol: Ne moda, ne muz, ne fil!

Sol muhalefetin anlamını ve işlevini geçen hafta bir ölçüde anlatmaya çalıştım. O yazıları yazarken genel olarak 'sol' kavramı kullandım. Daha ayrıntısına girmedim.

Sol muhalefetin anlamını ve işlevini geçen hafta bir ölçüde anlatmaya çalıştım. O yazıları yazarken genel olarak 'sol' kavramı kullandım. Daha ayrıntısına girmedim. Oysa, bugünkü dünyada bile sol kendi
içinde ayrışıyor. Fakat o farklı 'sollar'ın tamamını dikkate almak olanaksız. O zaman iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Varsın
o farklı sol kanatlar kendi içlerinde entelektüel tartışmayı sürdürsün. Benim soldan kastım, 'özgürlükçü, demokratik, çoğulcu' bir yapının egemenleşmesidir. Bunun dışındaki bir modeli konuşmak bile benim için abestir.
Solu bu üç 'sabit'le tanımlamak kolay ama bir o kadar da zor. Çünkü, bu tanım sabitlerini kabul etmeyen bir siyasal yönelimin demokratik bir düzen ve bünyede mevcudiyeti söz konusu bile değil. Ama bunları kabul ettim demek tek başına bir anlam taşımıyor. Çünkü, önemli olan bunların 'sahici' ve 'sahih' bir biçimde önerilen ideolojinin özüne yedirilmesidir. Gerçek bir solu aynı değerleri savunduğunu iddia eden diğer ideolojilerden hatta kendisinden bile ayıracak olan budur: sahicilik. Bu, bir felsefi problemdir. Söylendiğinin çok ötesinde zor olan, yapılandırılması ayrıca emek isteyen bir olgudur. Türkiye'deki demokratik sol dönüşümün bu gerçeği görmesi, o da yetmez, somutlaştırması gerekir. Bunu hayati önemdeki bir 'ideolojik' nokta olarak kaydetmek ve bir Atlas gücü gerektirdiğini bilmek gerekir. Hele Türkiye gibi mesela Partiler Yasası'nın bile gerçek anlamda demokratik olmaya izin vermediği bir ülkede, siyasal tarih ve bilinçte bu daha da güçtür.
Buradan hareketle hemen şu iki saptamayı yapalım: sol, ideolojik bir olgudur; benim 'sol pratik' derken kastettiğim ise 'sosyal demokrasi'dir. O zaman bu ikisini birleştirerek şunu söyleyeyim: sosyal demokrasi, son çeyrek yüzyıldır tanımlandığı ve kendisini tanımlamaya çalıştığı üzere, 'nötr', yani 'zararsız', 'uysal', öteki siyasal ideolojilerden sadece 'yöntem' ya da 'biçim' farkıyla ayrılan bir siyaset değildir. Eğer son 25 yılda sosyal demokrasi belli bir gelişme (bizde elbette) kaydetmemişse kesinkes bundandır.
Şimdi son zamanlardaki 'muhalefet' tartışmalarında bu unsur büsbütün öne çıkıyor. 'Zararsız' bir muhalefet aranıyor. Oysa, kendisini Türkiye demokratik solunda tanımlayan kanat için söyleyeyim, reel bir sosyal demokratik tavır (geçen cuma yazdığım üzere) artık çok ciddi bir farklılaşmayı, giderek de ciddi bir siyasal ayrışmayı gündeme getirmek zorundadır. Bu, tabiriyle söylemek gerekirse bir 'emperatif'tir. Halbuki, gene son zamanlarda sol derken neredeyse 'muz' gibi, körün tarif ettiği fil gibi bir şey tanımlanıyor. O bağlamda da bu solun sosyalizmden, Marksizm'den şeytandan korkar gibi korkması isteniyor, öneriliyor. İşin daha beteri 'moda sosyal demokrasi' de bu önermeyi kabul ediyor. O kadar ki, 'moda sosyal demokrasi' kendisini neoliberalizme ve 'Yeni Sağ'a, onun faşizme açılan yaklaşımlarına, sosyalizmden daha yakın hissediyor. O kadar ki, sosyal demokrasi bunun kendisini kötürümleştirdiğini fark etmeyerek bütün çabasını, 1980 sonrasında, kendisini neoliberalizme daha fazla yamamanın yolunu bulmaya hasretti.
Kolay değildi bu süreci aşmak. İnsan tarihi ve siyasal tarih böyle bir şey. Her şey belli bir sürede olgunlaşıyor. Ama bugün
bu kısırdöngünün nasıl kırılacağını bize tanımlayan bir siyaset teknolojisi de ideolojisi de mevcut. Latin Amerika, küreselleşme karşıtı hareketler, Porto Allegre, bütün çıkmazlarına ve iç çelişkilerine, eleştirilecek yanlarına karşın Chavez'ler, Lulla'lar ve daha birçok şey 'aranan kan'ın nerede bulunduğunu, bulunacağını işaret ediyor.
İş görmekte!