Sol sola kayarken

İngiltere'de İşçi Partisi'nin seçim başarısının kimi noktaları üstünde durmuştum.

İngiltere'de İşçi Partisi'nin seçim başarısının kimi noktaları üstünde durmuştum. Bugün birkaç temel noktayı daha açmak istiyorum.
1. Bu seçim başarısının altında yatan en önemli neden, daha önce de belirttiğim üzere modernleşme hareketidir. Burada modernleşmeden kastedilen bütünüyle altyapıya yönelik öğelerdir. Ekonominin büyümesi, zenginliğin artması, eğitimin iyileştirilmesi, sağlık ve sosyal güvenlik sistemi gibi alanlarda sağlanan ilerlemeler... Gerçekten de İngiltere 1997'den bu yana, 20. yüzyıl sonunda Avrupa'nın tartıştığı diğer kavramlarla hemen hemen hiç uğraşmak zorunda kalmadı. Örneğin Fransa'nın yaşadığı türden bir çokkültürlülük sorunu, AB çatışmaları İngiltere'de söz konusu bile değildi. İngiltere, buna mukabil, modernleşmenin yeni bir hamle üretmesiyle meşgul oldu.
2. Bu oluşum liberal-sol modelin açılımıydı. Çünkü, Blair, bir önceki dönemin temel yaklaşımlarını kabul ederek, işe oradan koyuldu. Bu bağlamda da Thatcher'ın en önemli kurucularından birisi olduğu neo-liberal politikaları olsun, 'Yeni Sağ' hareketin bazı temel değerlerini olsun çok fazla tartışmadan benimsedi. Hiç değilse onları kendisine ait bir sentezin öğeleri yapacak şekilde hazmetti. Bu nedenle, yeni sol anlayış liberalizmin bir türü olarak kendisini ifade etmeyi sürdürdü. Bir anlamda liberal sol denilen bir hareketti Blair'in hareketi.
Bu sürecin toplumda yerleştirilmesi o kadar zor değildi. 1979'da işbaşına gelen Muhafazakârlar döneminde toplumsal muhalefet odaklarının önemli bir bölümü zaten erimişti. Örneğin, işçi sendikaları önemli bir zaafa uğramıştı, Blair de partisi içinde işbaşına gelir gelmez bu yöndeki modernleşmeyi sürdürdü. Sonuç olarak İngiltere gerek dünyayla eklemlenme anlamında gerek kendi içindeki kurumları dönüştürmek anlamında önemli bir modernleşme yaşadı. Bu, muhafazakâr-liberal/sol çizginin sürekliliğini sağladı.
3. Bu sol küreselleşmenin ilk dalgası tarafından hem biçimlendirilmiş hem de desteklenmişti. 2000'li yıllar boyunca özellikle Blair-Clinton ikilisi 3. Yol politikalarını bu kanava üstünde işledi ve geliştirdi. Fakat 2000'lerin sonuna gelindiğinde dünya iki şeyin farkına vardı. İlki, bu model demokrasiyi başlı başına bir olgu olarak içermiyordu. Gerçi 1. küreselleşme dalgasının içerdiği kadarıyla temel haklar düzeyinde kendisini ifade eden bir demokratik açılım söz konusuydu ve bu nedenle mesela eşcinsel hakları, kadın hakları alanında önemli adımlar atılmıştı, ama ortaya çıkan yeni oluşumlar karşısında artık bu kadarı yeterli değildi. Bu da özellikle Blair kendisini Clinton sonrası Bush dönemi siyasalarına kaptırınca gösterdi. O zaman bu solun sol değerleri ve içeriği sorgulandı.
Aynı şekilde, bu sol anlayışın yoksulluk bağlamında, eşitlik bağlamında ne ifade ettiği belirsizleşmişti. Küreselleşme karşıtlarının ortaya koyduğu gerçekler yoksullaşma ve eşitsizlik denilen olgunun çığ gibi büyüdüğünü gösteriyordu. Gerek bu husus gerekse Yeni Muhafazakâr Amerikan politikalarına verilen destek mevcut solun özellikle etik ve eşitlik bağlamında ciddi bir sorunla yüz yüze olduğunu gösterdi. Alternatif küreselleşme şimdi alternatif bir solu zorunlu kılıyor.
4. İP'nin Muhafazakâr ve Liberal Parti'ye karşı göreli bir kayba uğraması karşısında ben sevinemem. Hiçbir şekilde. Bu, onlar daha doğru bir çizgiyi savunsa da böyle. Çünkü, bu yenilgi özünde liberal öncelikli ve katı küreselleşmeci, muhafazakâr temelli bir solun eriyişidir. Alternatifi de bir başka sol olmalıdır.
Daha solda, ödünsüz biçimde etik ve eşitlik öncelikli bir sol!