Tarihsellik ve zaman dışılık

Türkiye, AB'ye girmek istiyor ama ortaya çıkan tablodan da anlaşılıyor ki, bunu kendisine özgü koşullarda gerçekleştirmek kaygı ve çabasındadır.

Türkiye, AB'ye girmek istiyor ama ortaya çıkan tablodan da anlaşılıyor ki, bunu kendisine özgü koşullarda gerçekleştirmek kaygı ve çabasındadır. Bunun elbette anlaşılır nedenleri var. Hiçbir devlet önceliklerini bir kenara bırakarak ve yok sayarak ve stratejik tercihlerini taktik manevralara kurban ederek bir sürecin içinde yer almak istemez. Ne var ki, AB konusunda Türkiye gitgide garip bir çelişkinin içine itiliyor. Bu çelişkinin en önemli nedeni AB'nin bizim stratejik mi yoksa taktik tercihimiz mi olduğu konusundaki kafa karışıklığı.
Bir açıdan bakarsanız ordu, AB'ye girmeyi, kökü yüzyıllar öteye dayanan bir stratejik yaklaşım olarak değerlendiriyor. Öte yandan siyaset, tercihin o yanını zaman zaman bir tarafa bırakıp işe daha taktik bir açıdan bakıyor. Burada da işte o garip ikilem baş gösteriyor. Ordunun stratejik kararına rağmen AB konusunda daha bir ayak dirediği giderek yaygınlaşan bir kanı haline gelirken hükümetin ve daha genel olarak da siyasetin yaklaşımı toplumsal planda daha kabul görüyor. Yani, toplum bir an önce ne yapıp yapıp AB'ye girmek konusunda oldukça hevesli.
Bu heyecanın önemli bir bölümünün AB konusundaki bilgisizlikten kaynaklandığı kesin. Sanılıyor ki, yarın AB'ye girildiğinde her şey güllük gülistanlık olacak, Türkler derhal Avrupa'da serbest dolaşım hakkı kazanacak, herkes dilediği yerde iş bulup, iş kuracak. Bunların tümü yanlış. AB'ye kabul öyle kolay bir şey değil. Çok fırın ekmek yenmesini gerektiren bir süreç. İşin bam telini de AB'den kaynaklanan garip anlayışlar oluşturuyor. Melsela, Avrupa, çok haklı olarak, Türkiye'deki dinsel yordamın kamusallaşmasını bir tür demokratikleşme olarak görüyor. Ama aynı Avrupa, çok haksız olarak, ikinci aşamada aynı nedeni öne sürüp Türkiye'nin bu kimliği ve kültürüyle Avrupa'da ne işi olduğunu açık ya da kapalı sorguluyor. Kısacası bütünüyle kültürel bir oluşum diye görülmedikçe ABTürkiye bütünleşmesi daha çok zaman alacak.
Bunlar teker teker doğru, ama biraz da fazla doğru şeyler. O nedenle de çok şey ifade etmiyorlar. Oysa, AB tartışmaları son dönemde yeniden iki şeyi Türkiye'nin gündemine oturttu. Bunların ilki, ordunun konumu ve rolü.
Rolü meselesi biraz daha az önemli. Çünkü, öteden beri tartışılan bir durumu bize bir kez daha hatırlatıyor: siyasal sürece ordu ne kadar müdahil olacak? O nedenle konumu dediğim şey beni daha çok ilgilendiriyor ki, o da hem bu müdahil olma niteliğini hem de onun temel yönsemesini irdeleme olanağı veriyor.
Her iki kavram da gelip aynı noktaya dayanıyor: Türkiye'de ordu bir tarihsel mantık etrafında ele alınıyor. Ordunun bugünkü konumu da bu tarihselliğe göndermeyle açıklanıyor. Bunlar bilinen şeyler. Türkiye de bütün köylü toplumu dönüşümlerinde olduğu üzere ordunun öncülüğünde değişti. Fakat, bu ne ordunun ne de diğer kurumların o dönüşümle donup kalması gerektiğini açıklayan bir faktör olur. Eğer hâlâ öylesi bir durum varsa bu hâlâ dönüşümün tamamlanmadığını gösterir.
İkincisi, ordu konumunu belli bir ideolojiyle tanımlayıp belirliyor: Kemalizm. Bu da tarihsel olarak önemli. Ne var ki, her şeyin sürekli olarak aynı referanslarla açıklanması sonunda önermeye dayanak oluşturan kavramların (tarihsel öncülük ve Kemalizm) referans değerlerini yitirmesine
yol açar. Bir şeyin zaman üstü ve ötesi olduğunu savunmak aynı zamanda onun zaman dışı olduğunu da öne sürmektir.
Kemalizm, ordu, AB tartışmalarında bu zihinsel çıkmazı yaşıyoruz. Çünkü, strateji dediğimiz şey kendimizi zaman dışılığa mahkûm etmektir ve işin çarpıcı yanı bunun AB söz konusu olsa da değişmediğidir.