Tarikatlar, din ve sol

Geçen haftanın gündemi içinde galiba kimse üstünde durmadı ama Milliyet gazetesinin sayfalarında sürdürülen bir tartışma hem çok ilginçti hem de Türkiye'de din-siyaset...

Geçen haftanın gündemi içinde galiba kimse üstünde durmadı ama Milliyet gazetesinin sayfalarında sürdürülen bir tartışma hem çok ilginçti hem de Türkiye'de din-siyaset ikilisinin ve ilişkisinin arka planına dönük cılız fakat yol gösterici, ilginç ve çekici bir ışık sızdırıyordu.
Tartışma İsmail Nacar'ın 1969 yılında kurduğu 'anti-komünist komando kampı'nda TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ün imamlık yaptığını söylemesiyle başladı. Ardından A.E.Çelik'in sorularını yanıtlarken (1.8.2005) kampa silah ve şiddet sızdırılmak istendiğini söylemesiyle ve işlerin o tarihte kim olduğu bilinmeyen bir subay tarafından yönlendirildiğini belirtmesiyle devam etti. Bütün bunlar kendi içinde ayrı ayrı ilginç şeyler. Türkiye'de kısa bir süre sonra yani 1970'lerde patlayacak olan iç savaşın nasıl hazırlandığına dair birinci elden gözlemler ve tanıklıklar.
İkinci bir husus daha var. Bütün bu açıklamalar Ertürk'ün 17 Temmuz tarihli Milliyet Business'e yaptığı 'Erbakan İslamcılığı Türkiye'ye kötülüktür' değerlendirmesinden sonra çıktı. Nacar'ın söylediklerinde beni asıl ilgilendirenler de bu noktaya dönük olanlar. Nacar, Ertürk'ün R.T.Erdoğan-Korkut Özal ikilisinin tepkisini çekmemek için geçmişini sakladığını vurguladıktan sonra sözü Malatya hareketi ve onun öncüsü saydığı Sait Çekmegil'e getiriyor. Bu hareketin 'tasavvuf karşıtı' bir hareket olduğu üstünde herkes hemfikir. Nacar'ın betimlemesiyle, Çekmegil, 'Erbakan İslamcılığına' da karşı ve bu nedenle İskenderpaşa ve İsmailağa dergâhlarıyla ciddi bir anlaşmazlık içinde. Bugünkü tedirginlikler de oradan kaynaklanıyor. Çünkü, Özal-Erdoğan çizgisi (bu Erbakan'ın çizgisidir) söz konusu tarikatlardan süzülüp gelmiştir. Şimdi belki eski belki hâlâ devam eden bir İslami ideolojik zıtlaşmanın yeniden hesaplaşması ortada dönüp dolaşıyor.
Benim bu hesaplaşmayla ilgili olarak söyleyecek hiçbir şeyim yok; olamaz da. Fakat burada ilginç bir husus var, o da, Çekmegil anlayışının, ilgililerin tabir ve tarifiyle daha 'sol İslam' bir yorum ve anlayışa açıldığı. Bu, o kadar şaşırtıcı bir şey olmamak gerek. Aynı yazı dizisinde bir sonraki gün Ecevit'le ilgili bir haber de çıktı. Anlatıldığına göre, 'ortanın solu' kavramı bulunduktan ve onu sahiplendikten sonra, o yıllarda, Ecevit, Çekmegil'le yaptığı uzun bir görüşmenin ardından yeni bir slogan üretmiş: 'Ortanın solu Müslümanın yolu'. Anlaşılan bu o tarihlerde AP'nin ürettiği 'Ortanın solu Moskova'nın yolu' sloganına karşı bir 'panzehir'.
Bu saptamayı da yaptıktan sonra asıl söylemek istediğime geleyim.
Türkiye'de siyaset ve sosyoloji dünyası bu ilişkileri bilmiyor, tanımıyor. Hele sol siyaset hiç! Arada bütün bunları kapsayacak şekilde yapılmış çalışmalar yok değil. Fakat bu türden dinsel örgütlenmelerin genel olarak Anadolu siyasal ve toplumsal kültürü içindeki yeri Türkiye'nin laisist döneminde bütünüyle gizlendi. Bunun doğru veya yanlış olduğu değil mesele. Çünkü, ne kadar gözden saklanırsa saklansın sonuç itibarıyla Türkiye'nin 1950 sonrası siyasal hayatı bu tarikat-dergâh bağlamında biçimlendi. Kaldı ki, modern Türkiye'nin oluşumunda da iki büyük eksenden söz edilebilir. Bunlar Nurcu-Nakşibendi çizgisiyle İttihat-Terakki/CHP çizgisidir. Böyle bir gerçeği yok saymak olanaksız. Bugün de İ-T/CHP çizgisinin gerilemesine karşı dinsel çizginin çeşitli yapılar ve modeller içinde yükselişi sürüyor. AKP bu gelişmenin son halkası.
Sadece sağ ve sol diye ayırmak yetmiyor artık, önemli olan bu eksenlerin iç dinamiklerini bilmek, nasıl evrileceklerini görmek. Solun buradan çıkaracağı bir ders var mıdır denirse, o başka bir tartışma konusudur ama hayatidir.