Tatlı kuşu gençliğin

1960'ların sonuyla 1970'lerin başında art arda gördüğüm dört film bende dört ayrı kadın tipinin oluşmasına yol açtığı gibi ancak onlarla yaşanacak </br>ilişkilerin 'gerçek' kadın-erkek beraberliği olduğuna dair bir izlenim uyandırmıştı.

1960'ların sonuyla 1970'lerin başında art arda gördüğüm dört film bende dört ayrı kadın tipinin oluşmasına yol açtığı gibi ancak onlarla yaşanacak
ilişkilerin 'gerçek' kadın-erkek beraberliği olduğuna dair bir izlenim uyandırmıştı. 'Normal', yani sıradan bir ilişkinin bana uygun olmadığını düşünüyor, yaşayacaklarımın içinde gerilim, asabiyet, dramatik bir boyut taşıması gerektiğine inanıyordum.
'1942 Yazı'nda Jeniffer O'neill, genç, güzel, sevimli, sevecen, iyilikçil 'Amerikan' kadınının simgesi oluyordu ve 'Hermie'nin
onunla yaşadığı beklenmeyen ama 'yumuşak', duygu yüklü ilişki benim sayısız, sınırsız hayal kurmama yol açıyordu. Ondan bana, yeniyetme çocuğa bıraktığı, kendisini bir gün anlayacağını belirten ve hatta neredeyse 'özür dileyen' mektup kalacaktı.
O sıralar, Ingmar Bergman'ın 'Temas' isimli filmini gördüm, çok sıcak bir yaz günü, öğleden sonra Ankarası'nda, Büyük Sinema'da. Bergman, gerilimli bir evliliği anlatıyordu. Kadın, hiç beklemediği biçimde bir arkeoloğa âşık oluyordu. Kocası, 'Evde kalırım dersen elimden geleni yaparım, atlatman için ama bir kez gidersen biter' diyordu, sevgilisi onu burjuva olmak ve gerekli adımı atmamakla suçluyordu. Kadın sonunda her şeyi birden yitiriyordu ve o film, benim için boş bir evde çalan telefondu.
Doruk noktasını Sidney Lumet'in 'Randevu'su oluşturuyordu. Yakışıklı ve duygulu Ömer Şerif, arkada Tosca'dan aryalar patlarken, soluk yüzlü yapılarla tıka basa dolu dar Roma sokaklarında bir binadan ötekine girip çıkıp kendisini aldattığına inandığı o etkileyici karısını (Anouk Aimee) arıyordu. Bir sanrıydı, kadının bir şey yaptığı yoktu. Babam, film arasında adamın muhtemelen intihar edeceğini söylemişti. Gerçekten de sonunda öldürüyordu Ömer Şerif kendisini. Ben, yağmurlu bir cumartesi öğleden sonrasına Mithatpaşa Sineması'ndan, filmden aşkın biraz da insanın kendisine yönelttiği bir şiddet olduğu düşüncesiyle çıkıyordum.
Nihayet bizde 'Mektepli' adıyla gösterilen 'The Graduate'ı görüyordum. Ne filmin müziği, ne Benjamin'in (Dustin Hoffmann) son sahnede bindiği küçük, güzel araba, ne sevdiği kızı kaçırması. Varsa yoksa, ne yaptığını bilen, bencil, çok zeki, kararlı, alaycı Bayan Robinson yani Anne Bancroft ve onun bu genç adamı baştan çıkarması. O kadının, o dişi örümceği oynaması. Alkolizmi, herkese uzak, soğuk durması, etrafındaki her şeye yukarıdan bakması. O kadın mutlaka gelecek, beni bulacaktı.
Henüz 13-15 yaşlarımdaydım ve Anne Bancroft benim için belli bir kadın tipinin ta kendisiydi. O yaşlardaki bir çocuk için o 'yaşlı' kadınla, ki henüz 36 yaşındaydı, kurulacak ilişki sadece büyümenin değil, belli bir erkek tipi olmanın da göstergesiydi. En azından 'başka' birisi olmak. Yasak aşkların serüvenleriyle yüklenmek.
Yaşıtlarımın hiçbirisi bu filmleri benim şimdi anlattığım gibi yaşamadı. Bunda belki edebiyatla uğraşanların erken büyümelerinin bir etkisi var, bilmiyorum. Ama benim için o filmler hayata giden yolun dönemeçleriydi. Sonradan bunlara bir de Michel Piccoli'yle Romy Schneider'in oynadığı Claude Sautet filmlerinin erkek tipi eklenecekti: burjuva, orta yaşlı, başarılı, mutsuz, her şeyin kıyısında bir adam.
Bayan Robinson, yani Anne Bancroft geçenlerde ölünce bunları hatırladım. Artık dönüp o filmleri izlememe gerek yok. İtiraf edeyim ki, onların hepsini yaşadım; ama şöyle ama böyle. Hazırlıklıydım, bekliyordum ve
o nedenle gelip beni buldular. Şimdi, o vakitler 'yaşlı' sayılan 36 yaşındaki kadınların artık benden ne kadar genç olduğunu düşünüyorum.
Bir de Bancroft'un resimlerine bakarken kafamda T. Williams'ın oyununun adı çınlıyor: 'gençliğin tatlı kuşu...'