Terbiye edilen AKP

Türban konusunda olsun, YÖK Yasası'nda olsun, Kıbrıs sorununda olsun AKP'nin değişmeyen bir tavrı var...

Türban konusunda olsun, YÖK Yasası'nda olsun, Kıbrıs sorununda olsun AKP'nin değişmeyen bir tavrı var: Başlangıçta önemli sayılacak, hatta huzursuzluk yaratacak sert bir adım atıyor, ardından gelen tepkiler üstüne yumuşuyor bu parti. Bunu çeşitli yönlerden bakarak yorumlamak mümkün. Bu gelişmeyi ordunun, bürokrasinin, belli sivil kesimlerin gücüne, yaptırımcılığına bağlamak mümkün. Bunu, AKP'nin henüz süreçleri iyi tanımadığını düşünerek değerlendirmek mümkün. Daha ileri giderek, bunun AKP'nin, bir zamanlar beraber olduklarını söylediği 'Milli Görüş'e çok atfedilen sübjektif bir kavram olan 'takiye' ile açıklamak mümkün.
Fakat, bunların ötesinde bir neden daha olabilir.
Bu neden, bu partinin tabanı, dayandığı sosyoloji ve onların beklentisidir.
AKP, sonunda, taşranın partisidir. Kent merkezlerinde yerleşik burjuvazinin
bu partiyi desteklemediği, yaşanan kutuplaşmada o kesimlerin CHP'ye kaydığı yapılan araştırmalardan anlaşılıyor. AKP, dolayısıyla, Türk siyasal
yapısının tahlilinde çok kullanılan bir kavramla söylemek gerekirse çevreden oy alıyor. Fakat hangi çevre? Çevre, 1950 'modeli' göz önünde tutularak geliştirilmiş bir kavram. Daha ziyade kentlerin dışında kalan kesimleri karşılıyor. Bu, 1950'de çok büyük ölçüde köylülüktü. 1965 ve sonrasında birtakım değişikliklere rağmen gene köylülük olmayı sürdürdü. O nedenle DP-AP geleneği köylülüğün partileridir. Fakat 1970'lerin ortasından
başlayarak, ama özellikle 1980 sonrasında özellikle büyük kentlerdeki arazi spekülasyonları bu alanlara akıl almaz bir göçün gelmesine yol açtı.
Böylece, giderek çözülen bir köylülüğe dayalı 'çevre'den söz etmek artık olanaksızlaşıyordu. 1980 sonrasında büyük kentlerin, metropollerin çevresinde ortaya çıkan, yarı lumpen, yarı kentli, yarı köylü, geçiş dönemi insanının oluşturduğu bir taşra söz konusuydu.
Bu taşra 1970'lerin ortasında çok az da olsa dönemin CHP'sine yöneldi. Fakat asıl 1980 sonrasında Özal tarafından kuşatıldı. ('Büyükşehir' kavramını Özal'ın icat etmesi tesadüf değil elbette.) Özal hem kentli merkezin hem kentli taşranın oyuna yöneliyordu. O sıralarda ortaya çıkan politik İslam ise henüz tabanını bulamamıştı. Dolayısıyla daha ziyade
'kültürcü' bir yaklaşım içindeydi. Önemli şeyler de söylemesine rağmen dile getirdiği unsurlar daha ziyade retorik şeylerdi. Doğrudan üretime dönük, somut bir sosyolojiye dayalı herhangi bir hareket yoktu ortada. Oysa, Özal'ın ardından ANAP, kent çeperlerini yitirmişti.
Bu kesim, reel bir sol yaklaşımla kuşatılmaya açıktı.
O da olmayınca boşlukta kalan bu potansiyel 2002 seçimlerinde AKP'ye yöneldi. AKP, iki nedenden ötürü bu kesimle farklı bir bütünleşme içine girdi. İlk neden bugün AKP sıralarında politika yapan kişilerin önemli bir bölümünün yerel yönetimlerden, kentlerden gelmesidir. Kentin karmaşık yapısını bu kişiler sezip anlamıştır. Kentin somut bir politikayı gereksindiğini saptamıştır. İkincisi, bu partinin bugün üretim araçlarını elinde bulundurmasıdır. Bu, yerleşik burjuvazi ve diğer tabakalarla somut bir etkileşimdir. Bu süreç hem öğretici hem de dönüştürücüdür. Dönüşümün yönü ise pragmatizmdir.
Taşra, Türkiye'de, merkezin kültürcülüğüne karşı siyaseti yükselten kesimdir. Bu taşra zıtlaşma, kutuplaşma ve fanatizm (taassup) istemez. Somut sorunlarına somut çözüm bekler ve kendisi gayet pragmatik olarak hareket edip, istemediğini silkeleyip atar. Sadece 'ordu sayesinde' demenin bir anlamı yok AKP'nin uzlaşmacılığında. AKP, sosyoloji tarafından terbiye ediliyor. Bu onun gerçek anlamda siyasallaşması demektir.