Toplumun içinden terör

İkiz kulelere yapılan saldırı daha o zamanlar sınırsız küreselleşmenin, dünyanın yoksullaşmasının, hemen her ülkede gelir dağılımının giderek bozulmasının...

İkiz kulelere yapılan saldırı daha o zamanlar sınırsız küreselleşmenin, dünyanın yoksullaşmasının, hemen her ülkede gelir dağılımının giderek bozulmasının, sosyal güvenlik sisteminin tam manasıyla çöküşünün, yardım, paylaşma, bölüşme duygularının ortadan kalkışının da bir tepkisi olarak görülüyordu. Bu terörizmin aklanması, on binlerce kişinin öldürülmesini meşru görmenin sonucu değildi. Ama saldırı ABD'ye yapılmıştı ve daha o anda televizyonlara yansıyan bir kadın görüntüsü zafer işareti yapıyordu.
Aradan geçen zamanda o saldırının ne olduğu, niçin olduğu büsbütün bulanıklaştı. Sayısız neden ve gerekçe ortaya sürüldü. Nihayet Amerika bu işi bahane ederek birçok ülkeye saldırdı. İlk hamleleri kimi çevreler tarafından haklı savaş diye nitelendirildi. Fakat onu izleyen dönemde başlatılan savaşların haksızlığı artık sadece küçük bir kesim tarafından onaylanıyor.
Şimdi dünya yeniden büyük bir terör dalgasıyla sarsılıyor. Kimi çevreler çok haklı bir saptamayla İngiltere'ye yapılan hamleyi 'Avrupa'nın 11 Eylül'ü' diye nitelendiriyor. Bunu tümden yanlış görmek doğru değil. Fakat bu olguya bakarak çeşitli şeyler söylemek mümkün. Onların başında da iki kesim arasında yaşanan büyük gerilim geliyor. Yani Amerika-İngiltere mihveriyle İslam arasında.
Kimin tarafından yapılırsa yapılsın, yani bir organizma terörü sahiplense dahi terör kimliksiz bir olgudur. Gerçek ötesi bir şey olarak algılanır terör. Ayrıca içerdiği şiddetin boyutu düşünüldüğünde bu yabancılaşmanın dozu artar. Her şeye rağmen meçhul bir şeye dönüşür terör. Teröre maruz kalan, onunla 'savaştığını' öne süren kesim için de bu gereklidir. O da terörü cisimsizleştirir. Karşıda daima yok edilmesi gereken bir düşman vardır. Kısacası, çok şaşırtıcı bir paradoksla, terör, içerdiği somutluğa karşın soyuttur.
Amerika, ikiz kuleler saldırısından sonra bu gerçeği kullandı. Kendisine hayali bir düşman edindi. Hayali düşmanın olması terör örgütlerinin olmadığı anlamına gelmiyordu. El Kaide bir gerçekti örneğin. Fakat, ABD, bunun da ötesine geçti ve İslam'ı kendisine savaşılacak bir odak olarak belirledi. Bu, aslında o kadar saf bir tutum değildi. Tam tersine son derecede akıllı ve yukarıda değindiğim mekanizmayı işlevsel hale getiren bir yaklaşımdı. Böylece bir türlü inanılmayan terör inanılır olacaktı.
Gövdesiz terör bir ete kemiğe bürünecekti. ABD bu gerçeği kullanarak uluslararası savaşını başlatıp sürdürecekti.
Fakat İngiltere'deki ve özellikle Mısır'daki patlamayla birlikte işler bambaşka bir nitelik kazandı. Artık terörist denilen kişi bir 'başkası' değildi. O toplumda doğmuş, yetişmiş birisiydi. Toplumun bir parçasıydı. Buna rağmen aynı toplumun insanlarını yok etmekten çekinmiyordu. Böylece dışarıdan gelen değil içeriden türeyen terör dönemine geçiliyor. Bu, burada açıklanamayacak kadar kapsamlı bir sorun.
Bu kişinin bu eyleme kalkışmasını sağlayan nedir sorusunun yanıtı bundan sonra zihinleri meşgul edecek. Terörist denilen kişinin kimliğiyle toplum arasında bir türlü giderilemeyen çelişki mi, teröristin ait olduğu örgütle ve onun ideolojik yapısıyla kurduğu ilişkinin toplumsal formasyondan daha başat olması mı? Soru ve yanıt ne olursa olsun ortada ikiz kuleler sürecini aşan ve daha karmaşıklaştıran bir durum var. Çünkü bir toplumun iç gerilimi söz konusu şimdi. Bunu sadece İslam deyip geçiştirmek olanaksız ama İslam'ın bundan böyle de çok yoğun olarak tartışılacağı kesin. Ne var ki, bu, ne İslam'ın ne de Müslümanların toptan terörist olarak nitelendirilmesine olanak verir. O ancak bir başka ve somut terör olabilir ancak.