Topraktaki kımıltı

Porto Allegre'de bir süredir devam eden bir şeyler var. Hâlâ dünyanın büyük bir bölümü liberal piyasa ekonomisine bağlanmak veya onunla kurduğu bağları pekiştirmek çaba ve kaygısındayken dünyanın bir köşesinde insanlar toplanıp 1990'lı yıllarda artık görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir ağırlık kazanan ekonomik yoksullaşmaya ve eşitsizliğe çare arıyor.

Porto Allegre'de bir süredir devam eden bir şeyler var. Hâlâ dünyanın büyük bir bölümü liberal piyasa ekonomisine bağlanmak veya onunla kurduğu bağları pekiştirmek çaba ve kaygısındayken dünyanın bir köşesinde insanlar toplanıp 1990'lı yıllarda artık görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir ağırlık kazanan ekonomik yoksullaşmaya ve eşitsizliğe çare arıyor.
Bu aslında yeni bir şey değil. Liberal ekonominin 1980'lerde başlayan ve belki de bütün dünyayı kasıp kavuran bir fırtına halini alan, tam bir hegemonyaya dönüşen tarzı ve ona seçenek oluşturacak, onun sivri yanlarını törpüleme önerisi içerecek her türden yaklaşımı daha doğmadan boğan kıskacı sol yaklaşımlar tarafından enine boyuna eleştirilmişti. Ama ekonomik küreselleşmenin bu ilk evresi özünde bir tepki olduğu için o sesler duyulmadı. Tepki şuydu...
1945 sonrasında başlayan ve bütün Avrupa'yı boydan boya inşa eden, bugünkü Avrupa düşüncesini oluşturan, sosyal güvenlik sistemini kuran, refah devleti kavramını üreten sol modeli 1970'lerin sonunda ciddi bir tıkanmayla karşı karşıyaydı. Bu ekonomik yapıda pasta iyi dağıtılıyor ama büyütülemiyordu. İkincisi, dünyanın bir başka yöresinde, Doğu Bloku'nda, devam eden, sadece ekonomiyi değil bütün toplumsal sistemi felçleştirmiş bir devletçilik hüküm sürüyordu. Dünya 1970'leri bitiren ekonomik bunalımı bu devletçiliğe/ merkeziyetçiliğe bağlıyordu.
Oysa Batı Avrupa solu devletçilikten 1959 yılında vazgeçmiş, o yıl yayımlanan Bad Godesberg programında Alman Sosyal Demokrat Partisi devletçiliği değil özelleştirmeyi hedef olarak gördüğünü ilan etmişti. Daha sonraki yıllarda diğer Avrupa sol partileri de bu ilkeyi derece derece benimsedi. Ne var ki, Avrupa bilincinin neredeyse ayrılmaz parçası
olan sosyal devlet yaklaşımı devletçiliğin olmasa bile ona eklemlenmiş bazı yaklaşımların bütün bütüne aşılmasını engelliyordu. O arada Sovyetler Birliği'nde artık gizlenemez hale gelen ekonomik çöküntü, 1973 ve 1977 yıllarında petrol fiyatlarında görülen anormal artıştan ötürü yaşanan ağır bunalımla bütünleşince Yeni Sağ ve neo-liberal model bir kasırga gibi esmeye başladı. Bu model 1990'larda ekonomik küreselleşme olarak tanımlandı.
Ne var ki, aradan geçen zamanda ekonomik küreselleşmenin sorunları belirmeye başladı. Dünya, tarihinin belki de en büyük iktisadi eşitsizliğini yaşıyordu. Yoksulluk artık küresel bir gerçeğe dönüşmüştü. Bu eksikler rüşveti, yolsuzluğu, mafyalaşmayı evrensel bir yeniden gelir dağıtım aracı ve uygulama haline getirdi. Sosyal güvenlik sisteminin ortadan kaldırılması sonucunda cemaat ilişkileri arttı. Toplum birbirine kapalı gruplaşmalara sahne olmaya başladı. Nihayet yükselen itirazlar Porto Allegre türü örgütlenmeleri, neo-anarşist yaklaşımları harekete geçirdi. Bunların bir bölümü şiddet uygulamalarına dönüştü. Fakat ilginç olanı bu gelişmeden solun da kendisine bir pay çıkarmasıydı. Örneğin 3. Yol politikaları neo-liberal ekonomik anlayıştan geniş ölçüde etkilenmişti. Bu, kendi içinde bir tartışma doğurdu. Bugünkü tepki o sol anlayışı da kapsıyor ve daha radikal bir önerme içeriyor.
Sonuç olarak bugün neoliberal vahşi piyasa ekonomisi modelinin artık daha fazla taşınamayacağı açık. Ama sorun her zaman olduğu gibi ne yapılacağı noktasında düğümleniyor. Küreselleşme tümden yadsınmalı mı yoksa başka bir yol var mı? Varsa koşulları nedir?
Bu soruları yanıtlamak için küreselleşmeyi bir daha okumak, bir daha tanımlamak gerekiyor. Şimdilik geriye giderek ilerlenemeyeceğini belirtmekle yetinip çarşamba günü kaldığım yerden sürdüreyim.