Türban, mahkeme, mekân

Yurttaşlık-devlet ilişkilerini, aynı şekilde demokrasi devlet ilişkilerini incelemek açısından, bir sanığın başı türbanlı olduğu için mahkeme salonundan çıkarılması çok zengin bir konu.

Yurttaşlık-devlet ilişkilerini, aynı şekilde demokrasi devlet ilişkilerini incelemek açısından, bir sanığın başı türbanlı olduğu için mahkeme salonundan çıkarılması çok zengin bir konu. Cumhurbaşkanı'nın yol açtığı resepsiyon krizinden sonra bu olayın gelişmesi eğer politik pozisyonlar açısından ele alınacak olursa belli bir sertleşmeye doğru gidildiğini açıkça gösteriyor. Fransa gibi bir gelişmiş demokratik ülkenin türbana karşı, 'siyasal simge' düşüncesinden hareket ederek yeni bir cephe alması, açması da bu süreci besliyor.
Bu noktada söylenebilecek iki şey var: İlki şu: Demokrasi, donuk, durağan, dışına çıkılmayacak normatif bir yapı olarak değil de sürekli olarak değişen pozisyonel ve esnek bir olgu diye tanımlanırsa bu açılımlar yeni bir demokrasi-devlet-yurttaş ilişkisi tanımlamamıza, bu ilişkiler arasında ortaya çıkmış olan kireçlenmeleri çözmemize olanak verebilir. Nitekim değerli dostum Fuat Keyman da Radikal İki'de yayımladığı yazıda konuyu bu açıdan serimliyor (16.11.2003).
Kabul etmek gerekir ki, 1990'lardan itibaren Türkiye'de ortaya çıkan demokratik açılım kimlik politikaları bağlamında ortaya çıkan yeni taleplerin tartışılmasıyla başladı. Bu bağlamda İslam'ın dinsel, Kürtlerin etnik, Çerkezlerin dilsel uyanışı ve arayışı önemli bir rol oynadı. Bu gelişme henüz tamamlanmış değil. Bundan sonra da baş gösterecek her türban krizi yeni bir algılanmaya olanak verecek.
İkincisi, türban konusu, demokrasi konusunda Türkiye'nin hiç tanımadığı bir kavramı tartışmaya açıyor. Bunu henüz yeterince algılamadığımızdan sorunu sadece 'kamusal alan' diye geçiştiriyoruz. Oysa, asıl bilinmesi gereken, siyasetin öncelikle bir 'mekân ve bellek' olgusu olduğudur. Belki çok soyut gibi duruyor, ama biraz daha düşünüldüğünde, siyasetin bir kimlik meselesi olduğuna karar vermek mümkün. Her şeyden önce ulus-devlet olsun, federatif yapı olsun kimlik bağlamında teşekkül ediyor. İkincisi, kimlik, çağdaş toplumsal kuramın bize gösterdiği üzere doğrudan mekânla ve bellekle tanımlanıyor. Biraz dikkat edilirse türban konusunda da tarafların farkında olarak olmayarak, doğrudan veya dolaylı bu kavramlar etrafında tartıştığı ortaya çıkacak. Dolayısıyla, antik Yunan'dan beri devam eden ve çok kabaca 'Mekânın sahibi kim olacak, kimin hükmünün sınırı neresi olacak?' şeklinde özetlenecek sorular şimdi bizde de ön almaya başlıyor. Kısacası, 'Kamusal alan devletin midir, yoksa toplumun mu' sorusuna cevap vermeden bugünkü iddialar çerçevesinde mevcut sorunu aşmamıza olanak yok.
Bu konuda daha önce de yazdığımdan şimdilik sadece bir tek şeyi tekrarlamakla yetinip başka bir noktaya geçeceğim: benim, bu sorunun çözümüne dönük önerim şudur: Mekânı bu şekilde tartışmakla neyi çözebiliriz bilmiyorum; çünkü, bizde kamusal alan yanlış kavranıyor. Topluma ait olması gerekirken devlete ait sanılıyor bu alan. Oysa devlet burada iyelik (sahiplik/mülkiyet) rolüyle değil, farklı taraflar arasındaki çelişkileri gideren düzenleyici rolüyle bulunmalıdır. Bunu da gene mutlak ve homojen bir mekân anlayışıyla değil, mekânı hizmet alan ve hizmet veren mekânlar şeklinde düzenleyerek sağlamak mümkün.
Bu açıdan bakıldığında mahkeme, tıpkı postane, hastane gibi devletin hizmet verdiği alanlardır. Devletin burada dayatmacı ve ayrımcı olması, mekânı kendi iyeliğine (mülkiyetine) geçirmesi makul değil; olamaz da. O nedenle, sanığa, 'Başını aç gel' demek hakkının da bulunmaması gerekir.
Buradan yurttaşlık-mahkeme-türban ilişkisine geçmek, onu da çarşamba günü ele almak istiyorum.