Türban ve işçi sınıfı

DİSK'in, 15-16 Haziran 1970 tarihinde düzenlediği işçi direnişi anısına düzenlenen işçi yürüyüşü İzmit'te başladı. Yeni kuşaklar bu konularda hiçbir şey bilmiyor.

DİSK'in, 15-16 Haziran 1970 tarihinde düzenlediği işçi direnişi anısına düzenlenen işçi yürüyüşü İzmit'te başladı. Yeni kuşaklar bu konularda hiçbir şey bilmiyor. Nedeni, 1980 sonrasında meydana gelen sosyo-ekonomik gelişmelerin bu tür 'olayları' saklamasından. 'Saklamak' derken de kastetmek istediğim aradan geçen zamanda işçi-toplum-sermaye ilişkisinin aldığı, kazandığı yeni görüntünün, kurduğu yeni yapının bu süreci neredeyse kendiliğinden, doğallıkla örtmüş olması.
1970 hareketi, o sıralarda yüksek rütbeli bir komutanın söylediği sözlerle anımsamak gerekirse 'toplumsal gelişmenin ekonomik gelişmeyi aştığı' bir döneme tekabül ediyordu. Bu oluşumun tarihini, çok iyi çalışmalar olmasına karşın, yeterli bir açıklıkla bilmiyoruz. Oysa, her şeyin başlangıcı 1950'lerdeki dönüşümdeydi. Toplumun, çok hızlı bir biçimde, dışarıdan gelmiş bir sermayenin katkısı ve olanağıyla değişmesi 10 yıl gibi bir zamanda ona büyük bir 'sosyoloji', ona bağlı bir 'siyasal' sıçrama yaşatıyordu. Köylülük hızla dönüşüyor, tarım ve ticaret yani taşra burjuvası sanayi burjuvası olmaya başlıyordu. Batı'da yüzyıllar almış bu dönem Türkiye'de 20 yıla sıkışıyordu. Üstüne üstlük o yıllar, yani 1960'ların ortasından başlayan dönem Batı'da 'işçi sınıfı radikalizmi' diye adlandırılan bir hareketle olduğu kadar 'özgürlük' kavramını çok farklı düzeylerde de yorumlayan ve biçimlendiren bir gençlik hareketiyle bütünleşiyordu.
Bu 'ruh iklimi' Türkiye'ye aktarılınca iki şeyle karşılaşıldı: göç ve işçileşme. Bu taban üstüne oturan kişinin temel tepkisi Marx'ın 'küçük burjuva radikalizmi' dediği şeydi. Bu kavramın içinde bir 'yıkıcılık' barındırdığını biliyoruz. Hatta, Marx'ın o anlamda eleştirel olduğu da kesin. Fakat, bir yerde, yaşanması kaçınılmaz bir süreç bu. 15-16 Haziran 1970 olayları bu hareketin doruk noktasıydı. Hele Türkiye'de bu açılımın daha da büyük bir önemi vardı. Çünkü, işçi sınıfı bu toplumda ekonominin (o arada her şeyin) düzenleyicisi olan devlete karşı çıkarılmış ilk somut odaktı. Daha önceki dönemlerle o günkü dönem arasında şu fark vardı: devlet artık gizli koalisyonların, uzlaşmaların düzenleyicisi olmaktan çıkıyor, açık ve cepheden bir eleştiriye hatta 'direnişe' maruz kalıyordu.
Ondan sonraki tarih de sermayeyle emek arasında eşi görülmemiş bir çatışmanın tarihi olarak ortaya çıktı. 1980 sonrasında sermaye çok farklı adımlar atarak, farklı üretim süreçleri hazırlayarak bu dönemi kapattı. Fakat, Türkiye'de bu kapanış çok uzun ve itiraf edelim ki, 'kanlı' oldu, askeri darbelerle desteklenmek zorunda kaldı. Bugün, çok farklı dinamikler etrafında gelişen bir çelişkiden söz edilebilir. Buna mukabil emek ve onun temsilcileri bugünkü duruma dönük ciddi bir sistematik geliştiremiyor.
Bence 1960-80 arasındaki dönem Türkiye'de iki tarafça da 'ucuz' harcandı. Oysa, daha akıllıca ve verimli kullanılsaydı bugün mumla aradığımız sivil toplum oluşturmanın çok ciddi bir merhalesi olabilirdi. Sivil toplum şimdi yer yer görüldüğü gibi apolitik bir nitelikten türetilmeye çalışılmazdı. Bu bağlama giren hususlarda, mesela, Atatürk Üniversitesi olay örneğinde olduğu üzere toplum devletle bu derecede yüz yüze bırakılmaz, arada koruyucu bir zemin olmaksızın yüz yüze getirilmezdi. O zaman tersinden söyleyeyim, bugün işçi sınıfının bu kadar 'atıl' bulunmasının ve bu noktaya hapsedilmesinin önemli bir nedeni devletin karar alma süreçlerinde yalnız kalmak istemesinin bir sonucudur. Çünkü, işçi dediğiniz şey son kertede politik bir olgudur.
Sendikaların bir dönüşüm geçirmemelerinin bedelini bütün bir toplum ödüyor dememeli mi?