Türban, yurttaşlık, vergi

Öncelikle şunu bir kez daha belirteyim: mekân, siyasal anlamda kamuya, yani halka ait bir yerdir. Devlet, mekânı sahiplenemez. Siyasal kuramın</br>'çağdaşlaşması' bu olgunun anlaşılmasından ibarettir.

Öncelikle şunu bir kez daha belirteyim: mekân, siyasal anlamda kamuya, yani halka ait bir yerdir. Devlet, mekânı sahiplenemez. Siyasal kuramın
'çağdaşlaşması' bu olgunun anlaşılmasından ibarettir. Yoksa, bütün tarih boyunca devletin ve onunla özdeş tüm erklerin ana amaçlarından birisi mekânı sahiplenmek, onu dilediğince ve kendi iktidarını pekiştirecek, hatta mutlaklaştıracak biçimde kullanmaktır.
İnsanın, iktidara (devlete, onunla özdeş otoriteye) bağlı bir unsurdan yurttaşa dönüşmesi, yani siyasallaşması, mekân üzerindeki kontrolün de ona geçmesiyle tamamlanan bir süreçtir. Tamamlanan derken, işin bu noktaya geldiğini, bu algılamanın tamamlandığını vurguluyorum. Yoksa mekân-siyasal özne olarak insan arasındaki ilişkinin derinleştirilmesi bugün de bütün hızıyla devam ediyor. Tüm güncel tartışmalar da bu eksende gelişiyor.
Kişinin siyasal özneye dönüşmesi onun yurttaşlaşmasıdır. Dolayısıyla kamusal mekân, yurttaşın egemen olduğu alandır. O noktadan devletin bu mekânın sınırları dışına çekileceğini bilmek gerekir. Doğal bu; çünkü, çağdaş ve işleyen bir demokraside karar alma zaten aşağıdan yukarıya doğru olacaktır. Devlet, bu bağlamda toplumun oluşturduğu kararın somutlaşmasını, yasallaşmasını ve uygulamasını yapmakla yükümlüdür. Hukukun çağdaş yurttaşlığın temelini meydana getirmesi de bu anlamdadır. Politik özneler, yani yurttaşlar bağlamında temellendirilmiş bir yasa, devletin yurttaşa karşı öncül olmadığının tescilidir.
Bu yönlerden bakınca mahkeme gibi mekânlarda devletin bir üst otorite olduğu, fakat buradaki yetkinin belli bir yasayı uygulamakla, onun gerektirdiği şiddeti kullanmakla sınırlı olduğu açıktır. Hâlâ yürütülen bir uygulama mıdır bilmiyorum, fakat zamanında Danıştay/Yargıtay kararlarının/layihalarının başına 'Türk milleti adına karar veren...' diye bir ibare konurdu ki, bu, bütün söylemek istediklerimi özetleyen bir imlemedir.
Bu koşullar altında devletin yurttaşın temel haklarını sağlama alırken ona kişisel yaşamıyla ilgili bir dizi düzenleme yapmak hakkının olmaması gerekir. Bir sanığın mahkemeden çıkarılması bu nedenle yanlıştır. Mahkemelerin gerektirdiği bir kılık kıyafet normu olabilir. Fakat bunun asgari uygarlık sınırlarını aşacak taleplerle yüklenmesi anlamsızdır. Varlığı yurttaşın varlığıyla kaim bir kurum ve mekânın yurttaşa vicdani tutumundan ötürü buyrukçu bir biçimde ve dışlayıcı bir anlayışla davranması bir anlamda kendi kendisinin yadsınması anlamına gelir.
Ayrıca bu tutum 'kapsayıcı' değil 'dışlayıcı' bir yurttaşlık anlayışının kapısını aralamaktır. Kendi mekânında (mahkeme), kendi hakkını arayan yurttaşa başı bağlı olduğu için gösterilen tepki ve onun bu olanaktan mahrum bırakılması ister istemez dar bir yurttaşlık-devlet ilişkisine bizi hapsedecektir. Bu koşullar altında da hak aramasına bile izin ve olanak verilmeyen yurttaşın, kısacası, başı bağlı olduğu için eğitimden hukuka kadar her alanda ikincilleştirilen yurttaşın devlete karşı da yükümlülüğünün olmaması doğaldır. Biraz abartma bile olsa, bu koşullar altında devletin bu yurttaşlardan vergi almamasını beklemek hiç de yanlış olamayacaktır. Oysa devlet vergiyi öncelikle mali nedenlerle değil kapsayıcılığının bir göstergesi olarak kullanmaktadır. Nasıl vergiye dayanmayan toplumda yurttaşlık sakatlanırsa aynı şekilde, devletin dışlayıcılığına dayanan bir toplumda da yurttaşlık ve devletin kapsayıcılığı zedelenecektir.
'Devleti korumak' devleti mutlak otorite haline getirmekle değil bu ayrıntıları gözeterek ve yurttaşı devletin belkemiği haline getirmekle mümkündür.