Türkiye'de muhafazakârlığın çelişkisi

Türkiye'deki muhafazakârlığın iki ana kanadı olduğunu söylemiştim daha önceki yazılarımda. Bunlar, muhafazakârlarla istemeden muhafazakârlaşanlar.

Türkiye'deki muhafazakârlığın iki ana kanadı olduğunu söylemiştim daha önceki yazılarımda. Bunlar, muhafazakârlarla istemeden muhafazakârlaşanlar. Birisi DP geleneği diğeri Kemalizm ve sol. İlginç olan, muhafazakârların şiddetli bir ekonomik, toplumsal büyüme, kalkınma yanlısı olması. Bu yöntem 1950'den beri devam ediyor. Oysa, Kemalist ve solcu olduğunu belirten siyasal anlayışlar bu modelin dışında bir yöntem benimsemiş görünüyor. Bu çelişkileri nasıl açıklayacağız?
Muhafazakârlığın moderniteyle ortaya çıktığını ve bir anlamda modernite karşıtı bir değerlendirmeyi içerdiğini belirtmiştim. Halbuki, Türkiye ölçeğinde bakınca bunun geçerli olmadığı görülüyor. Türkiye'de bütün arayışlara ve özlemlere rağmen Kemalizm öncesine dönmek ve orada yerleşik olan düzene geçmek şeklinde bir görüş hiçbir zaman istenmedi. Bunu isteyenler derhal fanatik olarak nitelendirildi ve dışlandı. Tüm akımlar Cumhuriyet'in getirdiği değerlerin tamamını olmasa bile sistemi sonuna kadar sahiplendi.
Burada büyülü sözcük modernleşme. Toplum, kendisini büyütmeyi, kalkındırmayı, teknolojik açıdan dönüştürmeyi içermeyen bir anlayışı kabul etmiyor. Dolaysıyla modernleşmenin toplumsal dönüştürücülüğü bütün akımların fonunu meydana getiriyor. Bu doğal. Çünkü, modernleşme Türkiye'de devlet eli ve erkiyle başlatılmış bir şey. Ona karşı olmak bir anlamda işin meşruiyetini yitirmek anlamına geliyor. Daha başlangıçta değişim talebiyle ortaya çıkmak zorunluluk taşıyordu. 1950 sonrasında Türk siyasetinde ortaya çıkmış olan ve kendisini muhafazakâr diye tanımlayan eğilimler değişim ve modernleşme olgusunu özellikle teknik bir düzeyde gerçekleştirmek yoluna gitti. Öte yandan kültürel tercihleri itibarıyla 'modernleşmeci devlet'le çatışacaklarını biliyorlardı. Onu aşabilmek için kalkınmacılığı, büyümeciliği bir meşruiyet ve varlık nedeni olarak seçtiler. Bunun üstüne 'kültürel bir muhafazakârlık' kurdular.
Gerçekten de Türkiye'deki muhafazakârlık Burke'çü anlamda bir model değil. Tamamen Huntingtoncu, 'durumsal' bir muhafazakârlık. Tam anlamıyla bir reddiyeciliği savunmuyor. Hiç değilse DP geleneği bu sistem üstüne kurulu. Tersini söyleyen İslamcı kanatlar da zaman içinde tasfiye edildi. (Hatta bu tasfiye belirttiğim nedenlerden ötürü şimdi AKP eliyle gerçekleştiriliyor.) Muhafazakârlık, ilgili literatürde söylendiği gibi, Türkiye'de, 'ihyacı' bir anlam taşıyor. Buradaki ihyacılığın bile, doğruluğunu kabul etmekle birlikte, nispeten ağır bir kavram olduğu kanısındayım. İhyacılık, Türkiye'deki sağ siyasetlerde daha çok, bir 'barışmacılık' ve bir 'kabullenme' anlamı taşıyor: toptan bir reddiyeciliğe karşın, kültürel bir devamlılığın benimsenmesi. Dolayısıyla da klasik muhafazakârlığın bir devamlılık arayışı olduğunu söylemek mümkün. Ve gene bu anlamda Türkiye'de sistematik ve Batı benzeri bir muhafazakârlığın olmadığını öne sürmek mümkün. Türk usulü muhafazakârlık çok daha kültürcü bir yaklaşım. Fakat bu ikili bir kültürcülük. Somut/pratik düzeyde teknolojizmi benimsiyor fakat değerler/ideoloji anlamında bir şeylerin muhafaza edilmesinden yana.
Oysa Kemalizm'in ve bazı diğer sol yaklaşımların durumu özellikle içinde bulunulan dönemde çok daha vahim. Çünkü, onlar değişmeciliği sadece kültürcü bir düzeyde ele alıyor. Değişim kavramının kendisini kabul ettikten sonra değişimin kendisine karşı çıkıyorlar. O nedenle de Kemalizm'i benimseyen modellerde hem somut/pratik düzeyde hem de soyut/ideolojik düzeyde kültürcülük ağır tek yöntem olarak benimseniyor.
Bence ana çelişki bu ve bir son nokta daha var.