Varsın damgayla yaşansın

Son zamanlarda düşünce dünyamızda yeni bir âdet çıktı. Söylenenin ne olduğu üstünde kimse düşünmüyor. Önemli olan o sözü kimin ettiği. Bir sözü söyleyenin geçmişi önemlidir. Ne yok sayılabilir ne görmezden gelinebilir.

Son zamanlarda düşünce dünyamızda yeni bir âdet çıktı. Söylenenin ne olduğu üstünde kimse düşünmüyor. Önemli olan o sözü kimin ettiği. Bir sözü söyleyenin geçmişi önemlidir. Ne yok sayılabilir ne görmezden gelinebilir. Bir düşünceyi ortaya koyanın zaman içinde tuttuğu yer, aldığı tavır, görüşlerini savunmak için harcadığı çaba, ortaya koyduğu namus yabana atılır unsurlar değil. Buna mukabil 'düşünce namusu' denen şeye sahip olmamış birisinin bu konularda öne çıkmasının rahatsızlık yaratacağı bir hakikattir. Bunlar doğru olmasına doğrudur ama bizim son zamanlarda uğraştığımız mesele bunlarla ilgili değil. Hatta biz, işin bu kısmına hiç merak göstermiyoruz. Daha farklı ve daha tehlikeli bir şeyle uğraşıyoruz: damgalamak!
Birisi bir şey söylediğinde İslamcı oluyor. Bir başkası bir görüş dile getirdiğinde 'darbe yanlısı' yapıyoruz onu. Bir diğeri Irak savaşına ve Amerikan tutumuna karşı çıktığında 'Sünni tepkisi' vermeye koyuluyor. Ekonomi politikasını eleştiriyorsanız 'çağdışı'sınız, bu düzen yanlış dediğinizde 'bozguncu'. Biraz daha denge istediğinizde 'dinozor'laşmaya başlıyorsunuz.
Bunlar gene de daha 'ılımlı' şeyler. Daha beteri solcu ve aydın olmak. O yönden bir şeyler anlatırsanız, nitelikleriniz daha dramatik bir hal alıyor. 'Psikiyatrik' oluyorsunuz, çeşitli kompleksleriniz hatırlanıyor, vs. Aydınlık ise zorların zoru bir zanaat. Ne 'haymatlos'luğunuz kalıyor, ne muhalif oluşunuzun tipikliği, dolayısıyla da devri, çağı geçmişliğiniz. Kısacası, ya orta yolun yolcususunuz ya da itilip kakılmaya mahkûm.
Bu, yeni bir şey değil.
Daha önceki dönemlerde de biraz farklı bir şey söylemeye başladığınızda damgalanırdınız. O damgalar bugün de kullanılıyor. Biraz daha sorunlu bir alana ayak attığınızda yandınız. Kökünüz mutlaka dışarıdadır, yıkıcı ve bölücü faaliyetler içine girmişsinizdir. İcabında sizin bunlardan haberiniz yoktur; zaten alet olmaktasınızdır, başkalarının emellerine, belki de saf bir yürekle, hizmet etmektesinizdir 'onlara'. Kısacası, mazruf kimsenin umurunda değil. Herkes zarfla uğraşıyor. Hem de olmayan, yakıştırılan bir zarfla.
Bu anlayışın altında iki unsurun yattığını söylemek mümkün. Bunların ilki, her şeyin devletle bağlantılı olarak düşünülmesi. Toplumun ayrışmalardan meydana gelmiş bir varlık değil, devlete bağlı organik bir bütün olduğu düşüncesinin mevcut muhakeme sistemini oluşturduğu bir kez kabul edilirse bu tepkilerin anlamını çıkarmak kolaylaşır. Egemen düşünce devletin öngördüğüdür, 'ılımlılık' odur ve toplumun ortalamasından kaynaklanan bir duyarlılığa yaslanır. 'Sağduyu' diye tanımlanan bunun ta kendisidir.
Bu, son kertede milliyetçi bir muhakemedir. Milliyetçilik, siyasetin ötesinde sosyokültürel bir değer olarak ele alındığında üzerinde uzlaşılmış değerler bütünüdür. Burada kritik olan bu değerlerin tartışmaya açılmasının önceden ve zımni olarak yasaklanmasıdır. 'Ortalamalardan', sağduyulardan söz etmek, toplumun ortak değerlerini tartışmaların dışına çıkılmaması gereken sınırları olarak koymak, özünde yapısı,
dokusu itibarıyla böylesi bir pozisyon almaktır.
İkincisi, bu muhakemeye bir kez kendisini kaptırmış ve her şeyi ortalamalar içinde kalarak ve çözüyormuş gibi görünerek çözümsüzlüğe mahkûm etmek eleştirel düşüncenin dışına çıkmaktır. Türkiye, gelenek olarak bu noktadadır ve bu, onun modernleşmesinin en kör noktasıdır. Aydınlanma derken bunu aydınsız, yani muhalifsiz yapmayı ister.
Damgalamak kolaydır da zor olan tarihin damgasını yemek ve ona katlanmaktır.