'Vız gelir bize vız...'

11Eylül'ün hemen sonrasında New York'a gitmiştim.

11Eylül'ün hemen sonrasında New York'a gitmiştim. Orada karşılaştığım dehşet, ürküntü, çöküş ve panik duygusunu bir çok yazımda anlatmaya çalıştım. Bütün bir kent ve toplum tam bir yıkıntının eşiğindeydi. Yapacak bir şey kalmadığından ve ABD'nin artık 'kötü güçlerin' eline geçtiğinden söz ediyorlardı. Yıllar yılı kendilerini ortadan kaldıracak birilerinin geleceğine, olan ve olmayan bir düşmanın varlığına, onun sonunda ortaya çıkacağına şartlandırılmış bir toplumda akla, hatta hayale bile gelmeyen bir olayla karşılaşmak bu psikolojinin doğmasına yol açıyordu.
İstanbul saldırılarından sonra olay yerlerine birkaç kez gittim. Etrafta gördüklerim hiç de öyle New York'ta karşılaştıklarıma benzemiyordu.
İnsanlar olayın şokunu çoktan atlatmış, işine gücüne dönmüştü. Herkesin belli bir sıkıntısının olduğu açıkça görülüyordu. Kırılıp dökülmüş şeylerin onarılması, etrafın düzenlenmesi, masrafların karşılanması, vs... Ne var ki, bunların hiçbirisi insanların kendi bünyelerinde de hissettikleri bir 'yıkılış'a yol açmamıştı. Hatta, kısa bir süre sonra televizyon haberlerinden öğrendiğime göre Metro City'ye, alışveriş merkezine gitmiş, 'düşmana inat' mağazalara girip çıkmaya başlamışlardı. Çok garip ve tanımlanması zor bir şey ama istanbul'da, sağda solda dalgalandırılan bayraklarla New Yok'taki 'bayrak salgını' arasında da bir uzlaşmazlık, bir fark vardı. Orada daha içedönük, daha sığınılan bir şey olarak duran 'bayrak sendromu' bizde daha agresif fakat daha 'naturel' bir şey gibi duruyordu. (Tabii, biz, bayrakların yanına, üstüne hemen bir Atatürk resmi de iliştirmiştik.)
Perşembe günü Kültür Sanat sayfasında yayımlanacak yazımda değindiğim nedenlerin dışında bu oluşumun çok özgül bir nedeni olduğu kanısındayım. ABD, kendisini her türden tedhiş olayının odağı olarak görüyor. Dünyaya biçim ve düzen vermeye çalışan bir toplumun böyle bir kaygı taşıması doğal olmasa bile anlaşılabilir bir şey. Türkiye'de ise böyle bir kanı ve izlenim hiçbir biçimde yok. Türkiye'de insanlar, toplum, hatta devlet kendisini asla herhangi bir kötücüllüğe açık saymıyor. ABD'de düzenlenen saldırının o şekilde cereyan edeceğinin beklenmediği ortada ama yönetim bu saldırıyı kabulleniyor. Olabileceğini, gerçekliğini vurguluyor. Bu o kadar böyle ki, ABD o olayın ertesinde 'budur' diye karar verdiği düşmanlarına karşı yedi kıtada savaş ilan etti. Her an arkasının geleceği inancıyla, bırakın dünyayı, toplumun içini bir açık hava hapishanesine, gözetimevine çevirdi. Aramaların, şunun bunun sonu yok...
Türkiye'de ise bir 'kabullenmeme' söz konusu. O nedenle de ortaya çıkan durumun 'gerçekliğinden' değil 'gerçekdışılığı'ndan söz ediliyor. Buna dayalı olarak da durum bir 'kaza' olarak algılanıyor. Sistemli bir açılımın 'bize' dönük sonucu olarak değil. Bir tür 'masumiyet'imizin (suçsuzluk) ve 'masuniyet'imizin (dokunulmazlık) olduğuna iman edilmiş durumda. Bakanların Avrupa'yı suçlaması, halkın kısa sürede işine gücüne dönmesi olanları bizim 'kaza', ABD'nin 'kader' diye algılamasının ardındaki neden.
Tabii, buna cemaat ruhunun etkinliği de ilave edilebilir ve o zaman Türkiye'nin bütün algılamasına karşın olay karşısında belli bir umursamazlık içine girdiğinden söz açılabilir. Bu, aldırmazlık veya önemsemezlik değil. Ama olayı bir sonsuzluk duygusu haline getirmemek.
İnsanların güncelin içindeki varlıklarını sürdürmesi.
Bu, sanıyorum, önemli açılımları olan bir nokta. Hazır herkes işin politik boyutuyla ilgilenirken ben de bu yanı üstünde biraz daha durayım.